23 Nisan 2012 Pazartesi
Kardeşlik üzerine
Sen, değerli okuyucu; biliyorsun, muhafazakârın sanat görüşünü yazmıştım.
Üç tür yankı yaptı: 1. Görüşlerime katılanlar oldu, teşekkür ediyorum. 2. Karşı çıkanlar oldu, saygı duyuyorum. 3. Daha önceki bir yazımla ilişkilendirip çemkirenler oldu, umursamıyorum. Bu sonuncular, benim herkesle barışık ruhumun hiç alışık olmadığı şekilde asılsız ve kasıtlı ithamlarda bulundular, taraf olmadığım bir konuda beni tartışmaya çekmek ve kendileriyle söz düellosunda cebelleştirmek istediler. Belki yalanlarını, yanlışlarını ve iftiralarını burada uzun uzun anlatabilirdim; ama düşündüm ki bunları muhatap almaya değmez. Çünkü sen de bilirsin ki ey okuyucu, ben, boşa kavga etmek ve birilerine laf yetiştirmek yerine gündemimi belirleyerek güzel sonuçlar verecek güzel şeyler yapmak isterim. Doğru söylenmiş bir sözüm varsa isteyen herkes tartışabilir, görüş bildirebilir. Benim sözüm üzerinden kimsenin kavga etmesini istemem, kavga isteyenin kavgasına katılmam, onların seviyesine inmem. Menguşî iki yüz sene evvel şöyle demiş çünkü: "Doğrudan ayrılma, hak doğrunundur / Kalp akçayla kem söz sahibinindir". Yani ki ey okuyucu, bu bahiste son sözüm şudur: Tiyatrolar, tiyatrocuların kuracakları bir dernek veya STK'ya, beş veya on yıl içinde kademeli olarak -sahnelerin, binaların anahtarları ve tapuları da dahil olmak üzere- ücretsiz devredilmeli, böylece memur sanatçılıktan kurtarılan tiyatrocular özgür olmalı ve bilet gelirleriyle geçinen özel tiyatrolarda istedikleri gibi sanat üretmelidirler.
Değerli okuyucu!.. Gelelim muhafazakâr sanat bahsine. Ben bu tartışmanın devamını hahişle istiyor, "Çala çala bir havaya benzer" diye umuyorum ve sanatçılarımız ile aydınlarımızın akl-ı selim ile konuya bir kıvam getireceklerine inanıyorum. Namık Kemal'in söylediği gibi "Müsademe-i efkârdan barika-i hakikat doğar (Fikirlerin çatışmasından hakikatin şimşeği doğar)". Aydınlanamayanlarımızın ise tarafgirlik, art niyet ve meseleyi kişiselleştirip zırvalamalarına hiç takılmıyorum.
Şimdi sevgili okuyucu, gelelim benden yazmamı istediğin asıl konuya!.. Evet, haklısın, bunca itiş, tepiş arasında "kardeşlik" bahsini unutuyorduk. Bırakalım birileri seninle beni kıskanıp çekiştiredursun, gel biz seninle kardeşlik akdimizi tazeleyelim ve Kutlu Doğum vesilesiyle yurt sathında yapılmakta olan etkinliklerden birinde buluşalım. Çünkü kardeşlik, seninle aramızda bir ortak mefkûreye, doğru bir fikre, sıcak bir duyguya açılan kapıdır. Gönülden gönle giden yolun başında bir duraktır. Bazen şen ve bahtiyar, bazen hüzün ve keder dolu bir yürüyüş... Kardeş, bu yolda bir yoldaş; kardeş bu yoldaşa bir yoldur.
Ağaca göre sarmaşıktır kardeş ey okuyucu!.. Bir çınara yaslandığında ondan menfaat beklemez, onu süsleyip güzelleştirir. Bir serviye el uzattığında yüzünde güller açtırır, boylu boyunca aheste hular çektirir. Sarmaşıktır ki kuru bir dal dahi olsa, tutunduğunda onu sarar, sarmalar, ölü benliğine can taşır.
Sarmaşığa göre ağaçtır... Yaslananı tutar, himaye gösterip ayağa kaldırır. Bir ağaç olmasa sarmaşık eylemsiz kalır, bir dalı olmayanın meyvesi önemsiz kalır.
Kardeş, güneşe göre mehtaptır ki ondan aldığı ışık ile göz olur, göz alır, göze gelir, ay olur. Güneşten aldığını yıldız yıldız paylaştırır; yıldızlarca çoğaltır. Yıldızlara uyanlar yollarını bulurlar...
Mehtaba göre güneştir ki yüzüne cömertçe bakar; âlicenap tavrıyla ışın ışın, huzme huzme ısıtır, ışıtır... Mürüvvet adına kuşattığında ise bütün ay varlığını zerre zerre yoklar, santim santim kollar, tozu toprağa, karayı ağa döndürür.
Kardeş, denize akan ırmaktır... Denize yöneldi mi bir kez, kıvrım kıvrım kıvrılır, salkım saçak çırpınır, başını taştan taşa vurur, hatta düşer, durur, yürür, yorulur ve tekrar koşar... Durmadan dinlenmeden, dinlenmeden durmadan... Ve her ırmak bir denizi özler, nerde bir damla varsa denize koşar...
Irmağı bekleyen denizdir... Onu bağrına basar, benliğini açıp kimliğini paylaşır. Irmaklar sığınsın, dinlensin, başını yaslasın ve sonra yeniden yolculuklara başlasın diyedir denizler. Her ırmak denizin bin bir kolundan biridir ki uzakları yakın eder, en uzağa kadar gider.
Kardeş, süte göre şekerdir... Dimağa lezzet verir, ağızlara tat verir. Yakışır birbirine ve tamamlar ağız tadını. Bir süte şeker katılsa süt bir kez, şeker iki kez güzelleşir ve güzellik çehrelerden gözlere, gözlerden gönüllere düşer.
Şekere göre süttür... Mi'rac vaktini andırır; ve şekerdeki süt, cümle susuzlar kandırır. Sütte eriyen şeker sonunda süt olur, ama şekere duran süt elbette şeker keser.
Kardeş Tufana Nuh, Musa'ya Nil'dir. Belki Nuh'a Tufan, Nil'e de Musa'dır. Kardeş sürüye çoban, tarlaya saban; kardeş közü tutan mangaldaki kül, gönül açan demet içindeki güldür.
Yazinin devamini buradan okuyabilirsiniz...
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1277974&title=pkk-barzaniyi-dinler-mi
iskender Pala
22 Nisan 2012 Pazar
Çocuğa karşı mahcubiyet hissi yitirilirse…
Önceki gün bir arkadaş telefon etti: “Hocam, biliyorsunuz bizim kız 3 yaşında. Kızımızın araç koltuğuna oturması yasal bir mecburiyet. Ancak koltuğa oturtacağımız sırada ciyak ciyak bağırıyor, tepiniyor… Baş edemiyoruz… Bize bir yol gösterin.”
Sordum: “Araca bindiğinizde siz emniyet kemeri takıyor musunuz?”
Arkadaş biraz mahcup vaziyette cevap verdi: “Öyle bir alışkanlık edinemedim hocam.”
Tebessüm ederek çocuk dünyasını anlatmaya başladım: “Bu yaşlardaki bir çocuğun davranış kazanması, anlatarak, ikna ederek değil, görerek olur… Çocuk neyi görüyorsa öyle biri olur… Yetişkinlerin yapmadığı bir davranış çocuktan istenirse çocuk korkar, kaygılanır ve güvensizlik hissetmeye başlar… O yüzden siz emniyet kemerini takmadan çocuğunuzdan emniyet kemerini takmasını istemek pedagojik olarak oldukça yanlış bir ebeveyn tutumudur.”
Biz yetişkinler nedense yapmadığımız şeyleri çocuklardan istemekten çekinmiyoruz… Çocuğun karşısında mahcubiyet hissetmiyoruz…
Çok yakın bir arkadaşımla çay içip sohbet ediyoruz… Bir ara arkadaşım günümüz çocuklarının ders yapma konusundaki eksikliklerinden bahseder oldu… Ve kendi çocuğundan örnek verdi: “Hocam, bizim oğlanı oturtup bir saat ders yaptıramıyoruz. Bıraksak akşama kadar televizyon izleyecek, sabaha kadar internette oyun oynayacak. Bir kenara oturup şöyle sakin sakin bir kitap okumuyor.”
Merak edip sordum: “Evinizin içinde belirli bir kitap okuma saati var mı? Koltuğun bir kenarına siz, diğer kenarına da eşiniz oturup belli saatlerde kitap okuyor musunuz?”
Arkadaş ne demek istediğimi anladı ve sustu. Sonra kafasını kaldırıp “İyi de hocam, biz akşama kadar çalışıp çabalıyoruz, kafamız beynimiz bir kelime dahi götürmüyor artık eve vardığımızda.” dedi.
Azıcık dikkat etse, kendi çocuğunun da sabah erkenden evden çıktığını düşünür, akşama kadar okulda zihnen yorulmuş olabileceğini çok rahatlıkla kavrayabilirdi…
Çocuk eğitimi böyle bir şey değil…
Galiba biz, çocuğa karşı “mahcup olma” hissini kaybettik…
Sadece yapmadığımız bir şeyi çocuktan istemek değil, örneğin çocuğa psikolojik şiddet uygulamak da utanç verici bir şey… Ama birçok yetişkin, hâlâ, sokak ortasında çocuğunun kulağından tutup eve doğru götürüyor olmayı bir marifet zannediyor…
Ne garip değil mi?
Birçok anne babaya bakıyorum, hiç mahcup olmadan çocuklarına bağırabiliyor, hakaret edebiliyor… Hâlbuki bu, çok kötü bir çocuk yetiştirme yöntemi… İnsan çocuğuna şiddet uygularken utanmalı…
Utanma ne zaman biter? Kişinin duygu dünyasını hissetme yeteneğini kaybettiğinde…
Eğer bir yetişkinin duyarlılığı yok olursa oturup hep beraber ağlamak gerekir…
Zira duyarlılığı kaybolmuş olan yetişkinin yanında yetişen çocuk da duyarlılığını kaybeder… Duyarlılığını kaybeden kişi, mahcubiyet hissini de kaybeder…
Ve böylesi biri, acınacak kişi olur…
Aksiyon Dergisi
“Keşke” Çocuklarımız Olmasın
Evlilik ciddi bir iştir. Ömür boyu iyisi-kötüsü, hastalığı-sağlığı, darlığı –bolluğu, vb. ile beraber ve tüm duyguları paylaşarak yaşamaktır. Yıkılmak niyeti ile aile kurulmaz. Birbirlerine “evet” diyen eşler karşılıklı hak, menfaat, sevgi , saygı, sabır, sadakat, cinsellik, sorumluluk, teslimiyet, güven vb. lerine riayet sözü vermiş sayılırlar.
Onaylanmış her evlilik akdi cemiyet, toplum, ülke peteğine bir göz daha eklemektir. Evlilik sağlıklı ve huzurlu bir biçimde devam ettiği süreçte ülkenin geleceği güven altında olur.
Birey ve toplum hayatında son derece büyük öneme haiz aile hayatın korunup devam ettirilebilmesi için; ilk önce karı-koca olmak üzere, eşlerin yakınları, 2. Derece akrabalar, cemaatler, sivil toplum kuruluşları, mülki amirlikler, resmi kurum ve kuruluşlar hatta toplumun tüm fertleri üzerine büyük görevler düşmektedir. Zira aile sağlam olmazsa bu zararı tüm ülke çeker. Yaşamın her bir katresinde olduğu gibi aileyi korumak yüce Yarada’ nın koyduğu kırmızı çizgilere riayetle mümkün olur. Bu sınırları aşmak; yani aile ve evlilikleri yıkmak demektir ki; yüce Mevla bakara suresi 229 ayetinde, “Allah’ ın sınırlarını aşanlar, zalimlerin ta kendileridir” buyuruyor.
Bugün kadın hakları savunuculuğunu üstlendiğini zanneden Avrupa geçmişine bakılırsa, çok yüz kızartıcı sahnelerle karşılaşılır. Öyle ki; Eflatun, kadını “toplumun ortak malı”, Aristo ise “yaratılışta yarım kalmış bir erkek” olarak tanımlamıştır. Roma da kadın vatandaştan sayılmamış, Hindistan da kocası ölünce öldürülmüş, Babil de evcil hayvan kabul edilmiş, Çin de değersiz sayıldığı için isim verilmemiş ama numaralanmış, Avrupa’ nın genelinde kadının insan olup olmadığı çok zaman tartışılmış ve yakın zamana kadar da mülkiyet hakkı verilmemiştir.
1938 yılında alınan bir karar ile Fransa’ da kadının çek imzalaması, banka hesabı açması, mali bir akit yapması yasaktı. Şimdi siz kardeşlerime sorarım nerede arkasında koştuğumuz Avrupa nerede 1400 yıldır salya akıtılıp kötülenen İslam dini..?
İslam dini mensubu erkekler kadınlarını kemiren kurtlar değildir. Gerçek mutluluğu ancak gölgelerinde bulacak eşler yuvalarının huzurunu, selametini, istikbalini el ele verip korumak durumundalar. Sevgi samimiyet, dayanışma olmayan yuvalarda saadet olmaz. Gelin hep birlikte sorumluluklarımızı tekrar gözden geçirelim ve görevlerimizi eksiksiz ifa edelim.
Bir ağabeyin tabiri ile;
Olsa ile bulsa fiillerini evlendirmişler, çocukları KEŞKE olmuş. Temenniler hayatın kendisi değildir. “Hayallerinde sultan olabilirsin ama gerçeği görünce nereye kaçacaksın?”
Bir hakikat, milyonlarca hayalden üstündür. Elindeki bir kuruş, hayalindeki servetten kat be kat üstündür. Evliklerimizi kıymetini bilelim ve eşler olarak birbirimizi suçlayarak; olsa, yapsa, getirse, gösterse, vb. gibi özneleri evererek, bir ömür peydahladığımız KEŞKE isminde çocuklarımız olmasın.
HER ŞEY; BEKLENTİ VE SUÇLAMALARLA YIKTIĞIMIZ AİLELERİN İNŞASI İÇİN..!
Celalettin KÜÇÜK
Aile Toplantısı, Çocuğun Ailesini Fark Ettiği Yerdir
Çocuk, aile toplantıları sayesinde bir sistem olarak ailenin nasıl işlediğini, kararların nasıl alındığını, kadın erkek rol paylaşımının nasıl yapıldığını, aile içinde “kim kimdir” kısmını yaşayarak öğrenir. Aile toplantılarının belki de en önemli işlevi, aile bireylerinin birbirlerini daha yakından tanıma fırsatı elde edecek olmasıdır.
Aile toplantıları bir ailenin aile olarak işlev görüyor olduğunun en büyük işaretidir. Eğer bir ailede, çocuklar değer görüyor, eşler birbirlerine karşı görev ve sorumluluk bilinci içinde davranabiliyor, aile içinde alınan kararlarda herkes kendi payınca söz sahibi olabiliyorsa, böylesi bir aile içinde yetişen çocuklar, kişilikli, onurlu, aidiyet duygusu ile birbirine bağlı olurlar.
Aile toplantılarında bireylerin özgürce konuşma hakkı olduğu için, çocukların kendi olabildiği yegâne yerlerden biridir aile toplantıları. Belki toplantı haricinde, anne babalar, anne babalık yetkilerini çocuklarını susturmak, sindirmek ve kendi sözlerinin geçerliliğini çocuklarına baskı unsuru olarak sunabiliyor olsa da, aile toplantılarında herkesin düşündüğünü söyleyebilme hakkı olduğu için çocuk aile toplantılarıyla kişilik gelişim sürecini hızlandırır. Sözü dinlenen bir fert olmanın keyfini yaşar. Aile içinde yanlış giden şeyleri görebilme yeteneği gelişir ve bu yanlışları dile getiriyor olmanın verdiği keyifle de aile sisteminin inşasında rol sahibi olmanın haklı gururunu yaşar.
Böylece aslında çocuk aile içinde yapıcılık görevini de kimse fark etmeden yerine getiriyor olmaktadır. Öyle ya, eğer aile içinde alınan kuralların anne veya baba tarafından yerine getirilmemesi durumunda, çocuk bunun nedenini sorabilme özgürlüğünü taşıyorsa, anne babaların, anne babalık görevlerini yerine getirmesi için bir itici güç işlevini görür çocuklar aile toplantıları ile… Ve farkına varılmadan aile topluca bir yeniden yapılanma sürecine girer.
Çocuk, aileyi görür
Aile toplantılarının çocuk açısından bir başka önemi de, çocuk bir sistem olarak ailenin nasıl işlediğini, kararların nasıl alındığını, kadın erkek rol paylaşımının nasıl yapıldığını, aile içinde “kim kimdir” kısmını yaşayarak öğrenir. Öyle ya, aile toplantılarını yürüten baba, o evin içindeki erkek çocuk için bir rol model işlevi de görmektedir aslında. Aileyi nasıl yönettiği, kararları nasıl aldığı, yolunda gitmeyen bir şeylerle karşılaştığında problem çözme yeteneğini nasıl da sergilediğini çocuk babanın hal ve hareketlerine bakarak öğrenir. Çocuğun bu dikkatli bakışı da aslında babanın daha önceleri çok basit ve tek başına aldığı kararların daha da derin düşünerek almasına neden olur. Daha önce, aldığı kararların tek başına sorumlusu olan ve belki bundan dolayı yanlış alınan kararların olumsuzluklarını tek başına üzerinde taşıyan aile reisi de, aile toplantıları ile alınan kararların sorumluklarını ailece paylaşıyor olacaktır. Bu ise, babanın üzerindeki sorumluluğun dengeleniyor olmasına neden olacağı gibi, çocuğun hayata hazırlanmasına ve aile içinde iletişimin de artmasına neden olacaktır.
Günümüz ailelerinin en başta gelen sorunu olan, konuşamamak ve konuşulduğu gibi anlaşılamamış olmak aile toplantıları sırasında yapılan hararetli fikir alışverişleri ile en üst seviyede aşılmış olur. Toplantı yapılan bir ailede çocuklar kendi sorumluklarını daha iyi kavrarlar. Zira çocuk toplantıya ortak olduğu sürece, kendi konuştuğu konularda kendisini bağlamış olur. Alınan kararların ortaklarından biri olduğu için kararların uygulanmasında da kendini sorumluluk sahibi hisseder.
Aile fertleri birbirini tanır
Aile toplantılarının belki de en önemli işlevi, aile bireylerinin birbirlerini daha yakından tanıma fırsatı elde edecek olmasıdır.
Aile fertleri her ne kadar aynı evin içinde yaşıyor, ortak bir yaşam sürüyor olsalar da, genelde aile üyeleri birbirlerini tanımakta yetersiz kalabilmektedirler. Zira bir kişinin hangi olaylar karşısında nasıl tepki vereceği ancak o olay yaşanırken anlaşılır. Bir çocuğun ailesi tarafından evin içinde sadece verilen görevleri yerine getiriyor olması ile toplantılarda aile sisteminin işleyişine bakışı birbirinden çok farklıdır. Böylece anne babalar, çocuklarının hangi olaya nasıl baktığını, nasıl değerlendirdiğini ve problem çözümlerinde nasıl bir yöntem izlediğini bu toplantılar sırasında öğrenir.
Çocukların da anne babasını gerçekten tanıdığı yer aile toplantılarıdır. Çünkü aile toplantılarında ne anne ne de baba, anne baba olmaktan kaynaklanan güç ve kuvvetini aile toplantılarında sergileyemez. Böylece duru bir halde toplantı masasına oturan anne babalar, yalın bir halde çocuklarının karşısında bulunacağı için, çocuğun anne babayı tanıması daha da kolaylaşacaktır. Bu ise, günlük yaşamda anne baba ile kurulacak olan diyaloglarda çocuklara yol gösterici olacak, anne babasının maskelerden ve makamlardan arınmış gerçek halini tanımış olmanın keyfini yaşayacaktır.
Aile toplantılarına katılan çocuklar, okul yaşamlarında ve arkadaşları arasında güçlü bir duruşa sahip olurlar. Kendilerini başkalarına kabul ettirmeye çalışmazlar, çünkü kendilerini olduğu gibi kabul eden bir yer vardır, o da ailesidir. Düşüncelerine saygı duyulmakta, kişiliği önemsenmekte, ailenin içinde kendine bir yer bulabilmektedir.
Özellikle ergen çocukların aileden kopmasına neden olan aileyle irtibat kopukluğu aile toplantılarıyla çok etkili bir şekilde ortadan kaldırılabilir.
Aile toplantılarının bir başka özel yanı ise, aile fertlerinin her soruna farklı bir çözüm üretebilme imkânı bulunduğu için, çocuklar bu süreçte zihinsel ve karakter gelişimlerini keyifle ve doğal olarak tamamlarlar.
Aile toplantılarında edinilen tecrübeler çocukların ileride kendi yaşamlarını kurarken, evliliklerini yürütürken oldukça önemli bir hatıra olarak kalacak, anne babaların çocuklarına bırakacağı en önemli miraslardan biri de aile toplantıları geleneği olacaktır.
moral dünyası dergisi-Adem Güneş
Sayın Kılıçdaroğlu, işte ahır yapılan camilerin belgesi
| CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu birilerine pek bir celallenip "Hiçbir dönemde, hiçbir cami ahır yapılmadı!" demiş.
Bence bu kadar iddialı konuşmasaydı iyi ederdi, zira partisinin tarihindeki karanlık noktaları ondan çok daha iyi bilen İsmet Paşa bile bu derece kesin konuşmaktan kaçınmıştı.
Nasıl mı? Anlatayım. 1966 yılı sonlarında genç Başbakan Süleyman Demirel ile o zamanki CHP Genel Başkanı İsmet İnönü arasında sert bir polemik cereyan eder. Erdoğan-Kılıçdaroğlu arasındaki cami polemiğinin benzeri Demirel ile İnönü arasında yaşanır. Demirel, CHP'yi camileri kapatmakla suçlamış, İnönü ise cevabında şöyle demişti: "CHP hükümetleri zamanında hiçbir cami ve mescit ve buna mümasil (benzer) ibadethaneler kapatılmamış ve ibadete açık tutulmuştur. Başbakan biz CHP'nin ne zaman ve hangi cami ve ibadethaneleri kapattığımızı ispat etsin. Cami ve ibadethaneler her zaman açık bırakılmış ve kimseye bu hususta baskı yapılmamıştır." 46 yıl arayla ne müthiş bir benzerlik değil mi? Ama CHP hep böyledir... Başkanlık koltuğuna oturan zat, o gün Demirel'e karşı söylediğini, bugün Erdoğan'a karşı söylemekte sakınca görmüyor. Her iki başkanın da hemen hemen aynı kesinlik ifadesiyle konuştuklarına dikkat edin lütfen. Yalnız Kılıçdaroğlu'nun daha kendinden emin konuşmasını neye bağlamak gerekir? İsmet Paşa'dan daha bilgili olmasına mı, yoksa cahil cesaretine mi? Okuyun ve kararınızı kendiniz verin. Öncelikle belirtelim ki, CHP'nin gerek Atatürk'lü, gerekse İnönü'lü iktidarlarında dinî hayatın hararetini düşürmek için özel olarak uğraşılmıştır. Ezan, namaz ve Kur'an'ın Türkçeleştirilmek istenmesinin altında dinin bir güç odağı olmaktan çıkarılması gayreti yatıyordu. Sonuçta hedef, camilerin efsununu yitirmesini sağlamaktı. Nitekim 1940'lı yıllarda cami cemaatinde büyük bir azalma olduğunu devrin canlı tanıkları bugün bile size anlatabilir. Cemaat azalınca arkasından boş kalan camilerin satılması, kiraya verilmesi, yıktırılması ve taşlarının başka binalarda kullanılması gündeme gelecektir. İşte uzun yıllardır camilerin meyhane veya ahır yapılması gibi uç örnekler üzerinden tartıştığımız meselenin böyle bir çerçevenin içinde durduğunu bilmekte fayda var. Yani camiler kazara ahır veya depo ya da cezaevi yapılmış değildi. Devrin zihniyeti böyleydi. (Bugün tekrar inşa edilmiş olan Sirkeci Garı'nın bitişiğindeki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii yıktırılarak yeri "Sazevi" yapılmıştı.) Bunların içinde "ahır" tartışmasına katkı sağlayacak bir örnek Maraş'tan gelmiştir: 1945 yılında Maraş Türkoğlu Cumhuriyet Mahallesi'ndeki Ulucami kapatılmış, caminin açık bırakılan kapısından içeri giren hayvanlar burasını ahır haline getirmişlerdir. Aynı mektuplardan Antalya'da Selçuklu eseri olan Yivli Minare Camii'nin de, Osmancık ilçesindeki Akşemseddin Camii'nin de ahır olarak kullanıldığını öğreniyoruz. Bursa'daki Mollaarap Camii askeriyeye verilmiş, onlar da ibadete kapatıp altını ve çevresini at ahırı olarak kullanmışlar. Bingöl'ün tek camisi olan İsfehan Bey Camii buğday deposu ve hayvan tavlası haline getirilmiş. Bolu'dan yazan bir okur ise perişan vaziyetteki Musapaşa Camii'nin, 1947 yılında Kâzım Karabekir'in müdahalesiyle yeniden yaptırıldığını kaydediyor. Asıl üzerinde durmak istediğim iki gazete haberi var. Bu yazılar "Cumhuriyet" gazetesinde çıktığı için ayrıca önem taşımakta. Birincisi, Başbakan Erdoğan'ın pek girmediği Atatürk devrine ait. 20 Nisan 1936 tarihli "Cumhuriyet"in haberi şöyle: "Bu ne insafsızlık. Seferihisar'da tarihî bir cami ahır yapılmış!" Habere göre İzmir Seferihisar'da bulunan Hereke köyündeki II. Bayezid zamanından kalma bir tarihî cami tahrip edilmiş ve ahır haline getirilmiştir. Sadece cami değil, medrese ve kütüphanesi de bulunan bu viranenin bazı parçaları inşaatlarda kullanılmıştır habere göre. Yine "Cumhuriyet" gazetesinden seçtiğim 23 Mayıs 1948 tarihli haberin başlığı ise şöyle: "Cami hiç ahır olur mu?" Gazetenin "Hem Nalına, Hem Mıhına" köşesinde çıkan yazıya bakılırsa İstanbul'un Silivrikapı semtinde Sitti (yazıda yanlışlıkla Sünni diye geçiyor) Hatun Camii'nin yanından geçmekte olan bir doktorun dikkatini bir şey çeker. Harap haldeki caminin kapısı önünde tek atlı bir muhacir arabası durmakta, kapının yanında da bir "gecekondu odası" bulunmaktadır. ..... ... Mustafa Armagan yazinin devami bu linkte: http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1276971&title=sayin-kilicdaroglu-iste-ahir-yapilan-camilerin-belgesi |
20 Nisan 2012 Cuma
Genç Adam
Genç Adam! Dön bir kere de kalbinin ve ruhunun soluklarına kulak ver! Geril ve nefsinle hesaplaşmaya hazır ol! İçinde ağaran inanç şafağıyla doğrul ve ucu vicdanında belirip Hakk'a doğru uzanan ışıktan yollarda yürümeye koyul! Bu altın yol zaman ve mekânın hem içinden hem de dışından geçer. Sen, ruhunu saran mânâ ve önündeki kutsî hedefin ışıl ışıl parıldadığını ancak bu yolda görecek; görecek sonra da bu sonsuz ve çarpıcı hakikatın sihirli güzelliğine kapılıp gideceksin!
Önce, kendini keşfetmekle işe başlayacağın bu yoldaki her hamlende, sanki unuttuğun bir kısım gerçekleri ilk defa hatırlıyor gibi olacak, iç dünyanda buudlaştıkça buudlaşacak, baştan başa renkler, ışıklar içinde derin ve engin bir huzur kuşağına ereceksin!
İçinde ışıldayan inanç meşalesinin aydınlığında, zaman ve mekânın her köşesine, ötelerden gelen nurların dalga dalga yayıldığını görecek; inancın ışıktan, güçlü kolları arasında o kadar yükseleceksin ki; süpernovaları, pulsarları ve karadelikleri mekânın bağrında açılıp kapanan güller, tomurcuklar gibi görecek ve seveceksin...
Zaman zaman ruhunun ölümsüz bir ışık gibi maddenin cidarlarını yırtarak zaman ve mekânın dışına kaydığını vicdanında seyredecek ve kâinattaki her şeyin ezelî bir kaynaktan aksedip geldiğini görerek coşacaksın. Nihayet, her parlak şey üzerinde göz kırpıp geçen bütün şuaların, Sonsuz'dan gelen şavklar olduğunu sezecek, benliğini saran buğu buğu mânâlarla kendinden geçeceksin..! Ne var ki, her vâridat bir kısım zahmetle elde edilmekte, her nimet bir külfet mukabili verilmekte, maddî-manevî her muvaffakiyet de bir düzine mahrumiyetlere bağlı bulunmaktadır. Zahmetsiz vâridat, külfetsiz nimet olamayacağı gibi, bir kısım mahrumiyetlere katlanmadan da hiçbir muvaffakiyet elde edilemeyecektir.
Böylesine çetin ve aynı zamanda zevkli bir yolda yürümek isteyen herkes, önce varacağı hedefi belirleyip yapacağı şeyleri disiplin altına almalı; sonra da, bir daha geriye dönmeme niyet, inanç, azim ve kararlılığıyla yola koyulmalıdır ki, takılıp yokuşlarda kalmasın; şaşırıp yön değiştirmesin ve bir kısım sıkıntılar karşısında yılgınlığa düşmesin...
Hedefi belirlenmemiş bir yolda yürümek, hem boş hem de tehlikelidir. Zirâ, böyle bir yolla, aslâ neticeye varılamayacağından, sonunda ümidin felce uğraması, inanç ve azmin de bütün bütün yitirilmesi ihtimâli bahis mevzuudur.
Herhangi bir eseri okurken, önce rahat anlayabileceğimiz kolay kısımlarından başlayıp aheste aheste ilerlediğimiz gibi, aşma mecburiyetinde olduğumuz tepeleri aşarken de, onları parçalayarak, mesafelere bölerek geçmeye çalışmalıyız ki, aşılmaz gibi görünen yollarda ümitsizliğe düşüp yürümeden vazgeçmeyelim...
Asırlardan beri her yanıyla rahnedâr olmuş ferdî ve içtimâî bünyenin, bir hamlede tamir edilip canlandırılmasına, eski dinamizmine kavuşturulup cihanla hesaplaşır hâle getirilmesine imkân yoktur. Ne var ki, ona ait parçaları birer birer ihyâ ederek (bütün)e eski fonksiyonunu kazandırmak da pekâlâ her zaman mümkün olabilir. Bunun gibi.. yapacağımız her şeyi aheste aheste ve kendi tabii seyri içinde ele alacak olursak, bu bizlerde bir şeyler yaptığımız inancını uyaracak ve azmimizi kamçılayacaktır. Derken, bir gün önümüzdeki korkunç mesafeleri aşıp, yolun sonuna vardığımızı hayret ve hayranlıkla müşahede edecek, lütuflarını üzerimizde hissettiğimiz Zât karşısında şükranla iki büklüm olacağız.
Havâilik ve ankâ-gönüllülük ile hiçbir iş başarılamaz! Çeşitli zorluklarla pençeleşip onları birer birer yenerek, irâdelerinin çehrelerinde Hakk'ın inayetini ispat eden talihliler, bir gün kendilerini zirvede bulacak ve ektikleri tohumların yediveren başaklar gibi salındığını gördükçe, dönüp dönüp aydınlık geleceklerine tebessüm edeceklerdir.
M.Fethullah GÜLEN
Düşmeye doyamayanlar!
Özgüvenli olmak, istediğin şeye ulaşabileceğine inanmak güzedir. Başarıyı da çoğu zaman beraberinde getirir. Ama her şeyin fazlasının zarar getirmesi gibi aşırı özgüven de insanı gerçeklikten koparabilir. “Nasıl olsa yaparım, bir şekilde hallederim!” diyerek üstüne düşen vazifeyi yapmadan gerekli tedbirleri almadan yola çıkanlar çoğu kere yolda kalırlar.
Bazı insanlar defalarca aynı eksik hazırlanmayla mükemmel sonuçlar beklerler. Sonuç kötü olur. Ama zihin bunu bir başarısızlık olarak algılamaz…
Hatta bazıları için bu düşmeler, motivasyon sebebi bile olabilir. Daha hırsla sarılıp, başarıya gitmek için daha bir gayrete gelenleri de olabilir…
İnsan olarak bazılarımızın dünyaya ve olaylara ilişkin pozitif bir illüzyon kurduğumuzu ve bu illüzyona inandığımızı görüyorum.
“Her şey daha iyi olacak!” inancı bazen bir körlük nedeni olarak gerçeği görmenin ve gerekli olan hazırlıkları yapmanın önüne geçebilir.
Evlilikle ilgili, ilişkilerle ilgili, zor kararlar veren bir grup olduğu gibi; kararlarında hiç zorlanmayan, her şeyin çok iyi olacağına dair hayallerden ötürü hali hazırda olan problemleri göremeyen bir grup insan da var…
İyi düşünmek, iyi olması için önemli bir adım olsa da iyi olmayan bir şeyi görmezden gelmek için bir kaçış noktası da olabiliyor bazen.
Rüya bitip de uyandıktan sonra, canı yanan taraf için çok geç kalınmış oluyor. “Geçen geçmiş, kalan sağlar bizimdir!” mantığıyla “Önümüzdeki maçlara bakalım!” tesellisine sığınmaktan başkaca bir yol kalmıyor.
Sosyal paylaşım ağlarıyla geçirdiğimiz onca vakitten dolayı pişman olsak da bu bizi vaktimizi daha doğru değerlendirmeye nedense götürmüyor.
Her gün işe geç kalan birisini düşünün. Erken de uyansa geç kalıyor, geç uyansa da… Her gün karar almasına, bir daha aynı hatayı yapmamak için niyet etmesine rağmen, ertesi gün evde oyalanarak yine geç kalabiliyor. Bunun nedeni yalnızca alışkanlık olmasa gerek. Burada bir düşmeye doyamamak durumu var. Bir adrenalin bağımlılığı durumu var…
Sanki bazı şeyler için “bize olmazmış, bizim başımıza gelmezmiş” gibi hissediyor insan. Olsa da atlatırız sanıyoruz ama bu his gerçek değil.
Tedbir alınması gerektiği halde tedbir alınmayan tüm ilişkilerde benzer sonuçlar kaçınılmaz oluyor. İlle de yeniden düşmemiz gerekmediği halde yeniden yeniye düşmeye devam ediyoruz…
Mesela bir pazar günü kavgasını neyin başlattığını defalarca test etmiş olsa da çiftler, aynı konu gündeme geldiğinde aynı tepkileri göstererek kavga edebiliyor. Taraflardan birisi ağlıyor... Diğeri kapıyı çarparak çıkıp, daha kapının dış tarafında bin pişman olsa da gururdan tüm günü dışarıda geçirmek zorunda kalabiliyor.
Bir-iki haftalık bir küslük durumundan sonra barış sağlandığında her şey çözülmüş olmuyor. Yine aynı çift yine aynı yerde birbirlerine girebiliyorlar…
Eleştirerek başladığımız bir konuşmada insanları kırarken kırılan da oluyoruz çoğu kere. Ama yinede iğnelemekten geri durmuyoruz.
Bu dünyadaki hiç kimseyi kendisi istemeden değiştiremeyeceğimizi bilmemize rağmen, değiştirmeye çalışırken buluyoruz kendimizi. Onca çabayı kendimize verseydik belki de ererdik ama ne eriyoruz, ne oluyoruz. Sadece kırıyor, kırılıyoruz.
Kredi kartlarının gerekli-gereksiz kullanarak ödeyebileceğimizin çok üstünde şişirdikten sonra aklımız başımıza geldiğinde aynı hatayı yenden yapmak da bir düşmeye doyamama örneğidir.
İnsanların onca acı çekmelerine rağmen ders almadıklarını görmek, düşmeye, acı çekmeye karşı bir bağımlılıkları olduğunu düşündürmeye başladı beni… Ne dersiniz, neden düşmeye doymuyor olabiliriz?
Nazlı Özburun
Aile ve Evlilik Terapisti
nazliozburun@gmail.com
Bazı insanlar defalarca aynı eksik hazırlanmayla mükemmel sonuçlar beklerler. Sonuç kötü olur. Ama zihin bunu bir başarısızlık olarak algılamaz…
Hatta bazıları için bu düşmeler, motivasyon sebebi bile olabilir. Daha hırsla sarılıp, başarıya gitmek için daha bir gayrete gelenleri de olabilir…
İnsan olarak bazılarımızın dünyaya ve olaylara ilişkin pozitif bir illüzyon kurduğumuzu ve bu illüzyona inandığımızı görüyorum.
“Her şey daha iyi olacak!” inancı bazen bir körlük nedeni olarak gerçeği görmenin ve gerekli olan hazırlıkları yapmanın önüne geçebilir.
Evlilikle ilgili, ilişkilerle ilgili, zor kararlar veren bir grup olduğu gibi; kararlarında hiç zorlanmayan, her şeyin çok iyi olacağına dair hayallerden ötürü hali hazırda olan problemleri göremeyen bir grup insan da var…
İyi düşünmek, iyi olması için önemli bir adım olsa da iyi olmayan bir şeyi görmezden gelmek için bir kaçış noktası da olabiliyor bazen.
Rüya bitip de uyandıktan sonra, canı yanan taraf için çok geç kalınmış oluyor. “Geçen geçmiş, kalan sağlar bizimdir!” mantığıyla “Önümüzdeki maçlara bakalım!” tesellisine sığınmaktan başkaca bir yol kalmıyor.
Sosyal paylaşım ağlarıyla geçirdiğimiz onca vakitten dolayı pişman olsak da bu bizi vaktimizi daha doğru değerlendirmeye nedense götürmüyor.
Her gün işe geç kalan birisini düşünün. Erken de uyansa geç kalıyor, geç uyansa da… Her gün karar almasına, bir daha aynı hatayı yapmamak için niyet etmesine rağmen, ertesi gün evde oyalanarak yine geç kalabiliyor. Bunun nedeni yalnızca alışkanlık olmasa gerek. Burada bir düşmeye doyamamak durumu var. Bir adrenalin bağımlılığı durumu var…
Sanki bazı şeyler için “bize olmazmış, bizim başımıza gelmezmiş” gibi hissediyor insan. Olsa da atlatırız sanıyoruz ama bu his gerçek değil.
Tedbir alınması gerektiği halde tedbir alınmayan tüm ilişkilerde benzer sonuçlar kaçınılmaz oluyor. İlle de yeniden düşmemiz gerekmediği halde yeniden yeniye düşmeye devam ediyoruz…
Mesela bir pazar günü kavgasını neyin başlattığını defalarca test etmiş olsa da çiftler, aynı konu gündeme geldiğinde aynı tepkileri göstererek kavga edebiliyor. Taraflardan birisi ağlıyor... Diğeri kapıyı çarparak çıkıp, daha kapının dış tarafında bin pişman olsa da gururdan tüm günü dışarıda geçirmek zorunda kalabiliyor.
Bir-iki haftalık bir küslük durumundan sonra barış sağlandığında her şey çözülmüş olmuyor. Yine aynı çift yine aynı yerde birbirlerine girebiliyorlar…
Eleştirerek başladığımız bir konuşmada insanları kırarken kırılan da oluyoruz çoğu kere. Ama yinede iğnelemekten geri durmuyoruz.
Bu dünyadaki hiç kimseyi kendisi istemeden değiştiremeyeceğimizi bilmemize rağmen, değiştirmeye çalışırken buluyoruz kendimizi. Onca çabayı kendimize verseydik belki de ererdik ama ne eriyoruz, ne oluyoruz. Sadece kırıyor, kırılıyoruz.
Kredi kartlarının gerekli-gereksiz kullanarak ödeyebileceğimizin çok üstünde şişirdikten sonra aklımız başımıza geldiğinde aynı hatayı yenden yapmak da bir düşmeye doyamama örneğidir.
İnsanların onca acı çekmelerine rağmen ders almadıklarını görmek, düşmeye, acı çekmeye karşı bir bağımlılıkları olduğunu düşündürmeye başladı beni… Ne dersiniz, neden düşmeye doymuyor olabiliriz?
Nazlı Özburun
Aile ve Evlilik Terapisti
nazliozburun@gmail.com
Kaynak: http://www.samanyoluhaber.com/yazar/nazli-ozburun/Dusmeye-doyamayanlar/746857/#ixzz1sZXCrsk1
Mutlu aile olmanın sırrı konuşmaktan geçiyor
Konuşamayan, birbirlerine şefkat, ilgi ve beğenilerini sunamayan çiftlerde cinsellik de son derece sorunlu ve sağlıksız oluyor. Oysa bu, aile saadetinin olmazsa olmazlarının başında geliyor.
Uzunca bir süredir Ülke TV’de pazar akşamları ‘Mutlu Aile’ isimli programı idare eden üroloji uzmanı Prof. Dr. İhsan Karaman’ın, bu programa katılan uzmanların da katkılarıyla oluşturduğu ‘Cinsel Sağlıktan Mutlu Aileye’ kitabı nesil yayınlarından çıktı. Kitapta cinsel hayat, cinsellikle ilgili mitler, hurafeler, yanlışlar, bilinmesi gereken doğrular, cinsel sağlıkla ilgili bozukluklar ve çözüm önerileri ayrıntılı şekilde ele alınmış. Prof. Karaman’ın ‘mutlu aile’ kavramıyla sağlıklı cinselliği bir arada zikretmesi son derece önemli. Çünkü aile saadetinin olmazsa olmazlarından biri cinsellik.
Komplekslerinizden kurtulun
Konuşamayan, birbirlerine şefkat, ilgi ve beğenilerini sunamayan, paylaşamayan, birbirlerine yönelemeyen, ortak alan yaratamayan, problemleri beraberce çözme noktasında sıkıntılar yaşayan eşlerde cinsellik de son derece sorunlu ve sağlıksız oluyor. Çiftler evliliklerinde bir problem olup olmadığını cinsel hayatlarına bakarak tahmin edebilirler. Cinsellik onlara çok şeyi anlatacaktır. Sağlıklı hayat ilişkiyi, sağlıklı bir ilişki de cinselliği besler. İkisi de birbirinin göstergesi niteliğindedir.
Evet, iyi bir iletişim mutlu olmak için birinci kural. Ancak cinsellikle beslenmediği zaman işe yaramamaktadır. Eğer cinselliği sağlıksız hale getiren ilişki harici unsurlar varsa bunları bilmek ve gidermeye çalışmak son derece önemlidir. Bazı çiftlerin bu sorunlarla yüzleşmekten korktukları için cinsellikten kaçındıklarını ve eşlerinin cinsel yaklaşımlarına bahane oluşturduklarını görüyoruz. Her kadın ve erkeğin hayatının bir döneminde mutlaka bir cinsel sorunla karşı karşıya kalabileceğini, bunun çözümünün paylaşmaktan ve uzmana başvurmaktan geçtiğini bilmek gerekir.
Adnan Coban
Adnan Coban
Rahat, Öldürür!
Tek hücreli canlılardan olan bir grup amip alınır ve iki ayrı bölmede bir deney yapılır. Bölmelerden birisine amiplerin rahat edebileceği tüm koşullar hazırlanır. Diğer bölmedeki amiplerin ise başlarına gelebilecek her türlü olumsuz koşul ardı ardına verilir…
Beklenen rahatları yerinde olan amiplerin çoğalacağı, diğerlerinin zorluklara karşı zayıf düşeceği ve çoğalmanın duracağı yönündedir.
Ama beklenen olmaz! Hatta tam tersi çıkar. Şartları zorlaştırılanlar daha hızlı çoğalırlar…
Son günlerdeki gözlemlerim şu ki rahata alışan bünyelerimiz iflas ediyor.
Her ihtiyaçlarını eksiksiz hatta fazlasıyla karşıladığımız ve sorumluluk vermediğimiz çocuklarımız hayat için yeterince güçlenemiyor bedensel ve zihinsel olarak çoğalamıyorlar…
Sorumluluk almadıkları, hayatları için karar vermedikleri için yaşamaktan lezzet alamıyorlar. Bunun sonunda da yaşamayı sevemez oldular…
İş yapmaktan nefret ediyoruz. İş yapmayı, zorluk olarak addedilenle meşgul olmayı “zavallılık” olarak kodlamış durumdayız.
Karadeniz’deki kendi işini ilerlemiş yaşına rağmen kendisi yapan insanlara baktığımızda yaşayan hayatı görebiliriz.
Aynı köyden bir başka yaşlıyı alın şehre getirin. İş yaptırmayın, yemeğini ayağına getirin, suyunu kendisi almasına izin vermeyin.
Bir süre sonra yaştan ve yaşlanmaktan değil, hayatın anlamını kaybetmesinden depresyondan veya faaliyetsizlikten kaybedersiniz… Diğeri dağ-bayır dolanırken, onu öte dünyaya göndermiş olursunuz.
Huzur evlerinde ama huzuru iş yapmaktan kaçmış yaşlılarımız ölümü beklerken yaşlanıyorlar…
Bir başka araştırma huzur evlerinde yapılmıştı. Birinci gruba yemeklerini yapabilecekleri, bitkilerle uğraşabilecekleri ve kendi tercihlerine bağlı olarak odalarında mobilya değişimi yapabilecekleri söylenen ve tercihlerini bu yönde yapan yaşlıların, her ihtiyaçları sorulmadan karşılanan ve kendilerine yalnızca oturmak düşen yaşlılara göre anlamlı bir oranda daha uzun yaşadıkları gerçeğine ulaşılmıştır.
Yani demem o ki hayat faaliyettir. Ve ölüm, faaliyetin bitmesidir.
Bu kadar enerjimiz varken hayatımızı evde, koltukta oturarak, işyerinde, ofiste kendimizi hiç zorlamayarak, hep kolay olanı, rahat olanı seçerek en büyük kötülüğü kendimize yaptığımızı düşünüyorum.
Hatta kadınların erkeklerden uzun yaşamasını bile genellememek kaydıyla bununla açıklayabiliriz. Kendi öz bakım becerisi verilmeyen erkek, eşini kaybettiğinde ortada kalabiliyor. Kendi kendisini doyurabilecek kadar bir iş üretme becerisini edinemediğinden eşinin arkasından perişan olabiliyor.
Ayağımıza üşenmeden, zor diye çekinmeden, hayatın getirdiği ne varsa bir öğrenme fırsatı bilerek faaliyette bulunmak insan için daha sağlıklı.
Bir işten yorulunca diğer işe koşarak dinlenin diyen rehberimiz sanırım faaliyetle hayatta olmayı en güzel şekilde tarif etmiş. Bize düşen de zorluklardan değil, rahatlığın öldürücü etkisinden kaçmaktır...
Nazlı Özburun / Aile Terapisti
Yenilgiyi de O'ndan öğrenmek
Her anımız zamana bir yenilgi, Efendimiz (as).
Karşı koyulamaz, engellenemez önüne geçilemez, ama kazançlı bir yenilgi.
Efendimiz (as), şu ayeti ilk siz işittiniz, ilk siz iman ettiniz: "Külli şey'in hâlikun illâ vechehu." "O'na bakan veçhesi dışında her şey helak olacaktır." Her şeyin helak oluşu bizim en büyük yenilgimiz. En büyük yenilgimizin aynı zamanda en büyük kazancımız olduğunu da bize gösteren, Efendimiz (as), siz oldunuz.
Biz, ancak sizinle her şeyin O'na bakan veçhesini öğrendik.
Bizi helak olmaktan kurtardınız Efendimiz (as).
Bu dünyanın sadece bir yenilgi olduğunu, kazanmanın ahirete mahsus olduğunu, dünyanın kendisinin fethedilemeyeceğini, burada sadece ahiretin kazanılacağını öğrendik sizden.
Dünya hayatının mahiyetini sizden daha iyi kim bilebilirdi ki zaten? Eşyanın faniliğini, zevalle ve firakla malul olduğunu en derin idrak eden de sizdiniz.
Yenildik, Efendimiz (as).
Anbean zamana yenildiğimiz gibi biz nefsimize de yenildik kimi zaman.
Siz hiç nefsinize yenilmediniz Efendimiz (as). Bu yüzden siz, bizim gururumuz, medar-ı iftiharımız oldunuz.
Nefsimize yenilsek de bize kazanmanın yollarını gösterdiniz. Günde yetmiş kere tövbe ve istiğfar ederek yenilgiyi zafere dönüştüren yolun başında durdunuz.
Bütün güzel yolların başında siz vardınız.
Biz yenilgiyi bile sever olduk sizinle, Efendimiz (as).
Yenilginin asaletini de sizinle tanıdık.
İzzetle yenilme nedir, sizinle öğrendik.
Öğrendiğimize göre Efendimiz (as), Adbâ adında deveniz varmış. Ne kadar müşfiksiniz siz. Ne kadar latifsiniz. Ne kadar naziksiniz. Devenize bile adıyla hitap edecek kadar incesiniz. Neyse Efendimiz (as), Adbâ'yı hiçbir deve geçemezmiş. Bir gün, bir bedevi devesiyle gelmiş. Siz Efendimiz (as), onunla yarışmışsınız. Müsabakayı bedevî kazanmış da müminlerin bu durum ağırına gitmiş. Oysa sizin hiç de ağırınıza gitmemiş bu durum. İçinizde ne bir kızgınlık, ne bir öfke ne de bir hayıflanma uyanmış. Siz, Efendimiz (as), her şeyden bir hikmet çıkaran siz, bize yenilginin de bir hakikati olduğunu öğrettiniz o yenilginizle. ''Dünyada her kemale bir zeval, her yükselişe bir alçalış vermek Allah üzerine bir haktır.'' demişsiniz.
İşte sizi siz yapan bu olsa gerek. Her şeyde O'nun kudret ve tasarrufunu, iradesini, hikmet ve hayrını görebilmek bir size mahsus Efendimiz (as).
Sizin ağzınızdan dökülen inci tanesi gibi parıl parıl sözcükler, zindanlarımızın duvarlarında gedikler açıyor.
Şairin (Sezai Karakoç) dediği gibi Efendimiz (as):
"Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır"
Efendimiz (as), bir de Uhud var. O hazin yenilgi var. O hazin yenilgide büyük bir sır var.
Müşriklerin hücumuna açık bölgeye, okçular tepesi denilen yere, okçu müminler yerleştirdiniz ve onlardan her ne ne olursa olsun, savaş kazanılsa dahi sizden haber almadıkları müddetçe mevzilerini terk etmemelerini istediniz. Savaş kazanılsa bile sizden emir gelinceye dek hiçbir müminin ganimet peşine düşmemesini istediniz yine savaşa katılan tüm müminlerden.
Biz de yeniliyoruz dünyaya zaman zaman Efendimiz (as).
Dünya ganimetinin peşine düşüyoruz, okçular tepesindeki müminler gibi.
Gelin görün ki, Efendimiz (as), siz Uhud'da ki bu yenilgiyi bile asaletle karşıladınız. Asalet, Efendimiz (as), en güzel, en anlamlı, en hikmetli sizin üzerinizde parlıyordu.
Ayetten anladığımıza göre yenilgiye sebebiyet verenlere şefkatle muamele etmişsiniz. "İnsanlara yumuşak davranman da Allah'ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et! Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah'a tevekkül et! Allah muhakkak ki Kendisine dayanıp güvenenleri sever (Âli İmrân: 159)"
Sizin ağzınızdan bir kere bile, "Niye?" kelimesi çıkmamış Efendimiz (as). "Bunu nasıl yaptınız, emirlerimi niye dinlemediniz?" diye bir cümle bile kurmamışsınız. Nasıl başardınız hiçbir şeyi tenkit etmemeyi? Her daim şefkatli olabilmeyi. Hele hele her daim tevekkül ve teslimiyeti.
Uhud'daki yenilgiye bile isyan etmediniz.
......
...
..
Mustafa Ulusoy
Yazinin devamini su linkden okuyabilirsiniz...
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1275890&title=yenilgiyi-de-ondan-ogrenmek
Biz, ancak sizinle her şeyin O'na bakan veçhesini öğrendik.
Bizi helak olmaktan kurtardınız Efendimiz (as).
Bu dünyanın sadece bir yenilgi olduğunu, kazanmanın ahirete mahsus olduğunu, dünyanın kendisinin fethedilemeyeceğini, burada sadece ahiretin kazanılacağını öğrendik sizden.
Dünya hayatının mahiyetini sizden daha iyi kim bilebilirdi ki zaten? Eşyanın faniliğini, zevalle ve firakla malul olduğunu en derin idrak eden de sizdiniz.
Yenildik, Efendimiz (as).
Anbean zamana yenildiğimiz gibi biz nefsimize de yenildik kimi zaman.
Siz hiç nefsinize yenilmediniz Efendimiz (as). Bu yüzden siz, bizim gururumuz, medar-ı iftiharımız oldunuz.
Nefsimize yenilsek de bize kazanmanın yollarını gösterdiniz. Günde yetmiş kere tövbe ve istiğfar ederek yenilgiyi zafere dönüştüren yolun başında durdunuz.
Bütün güzel yolların başında siz vardınız.
Biz yenilgiyi bile sever olduk sizinle, Efendimiz (as).
Yenilginin asaletini de sizinle tanıdık.
İzzetle yenilme nedir, sizinle öğrendik.
Öğrendiğimize göre Efendimiz (as), Adbâ adında deveniz varmış. Ne kadar müşfiksiniz siz. Ne kadar latifsiniz. Ne kadar naziksiniz. Devenize bile adıyla hitap edecek kadar incesiniz. Neyse Efendimiz (as), Adbâ'yı hiçbir deve geçemezmiş. Bir gün, bir bedevi devesiyle gelmiş. Siz Efendimiz (as), onunla yarışmışsınız. Müsabakayı bedevî kazanmış da müminlerin bu durum ağırına gitmiş. Oysa sizin hiç de ağırınıza gitmemiş bu durum. İçinizde ne bir kızgınlık, ne bir öfke ne de bir hayıflanma uyanmış. Siz, Efendimiz (as), her şeyden bir hikmet çıkaran siz, bize yenilginin de bir hakikati olduğunu öğrettiniz o yenilginizle. ''Dünyada her kemale bir zeval, her yükselişe bir alçalış vermek Allah üzerine bir haktır.'' demişsiniz.
İşte sizi siz yapan bu olsa gerek. Her şeyde O'nun kudret ve tasarrufunu, iradesini, hikmet ve hayrını görebilmek bir size mahsus Efendimiz (as).
Sizin ağzınızdan dökülen inci tanesi gibi parıl parıl sözcükler, zindanlarımızın duvarlarında gedikler açıyor.
Şairin (Sezai Karakoç) dediği gibi Efendimiz (as):
"Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır"
Efendimiz (as), bir de Uhud var. O hazin yenilgi var. O hazin yenilgide büyük bir sır var.
Müşriklerin hücumuna açık bölgeye, okçular tepesi denilen yere, okçu müminler yerleştirdiniz ve onlardan her ne ne olursa olsun, savaş kazanılsa dahi sizden haber almadıkları müddetçe mevzilerini terk etmemelerini istediniz. Savaş kazanılsa bile sizden emir gelinceye dek hiçbir müminin ganimet peşine düşmemesini istediniz yine savaşa katılan tüm müminlerden.
Biz de yeniliyoruz dünyaya zaman zaman Efendimiz (as).
Dünya ganimetinin peşine düşüyoruz, okçular tepesindeki müminler gibi.
Gelin görün ki, Efendimiz (as), siz Uhud'da ki bu yenilgiyi bile asaletle karşıladınız. Asalet, Efendimiz (as), en güzel, en anlamlı, en hikmetli sizin üzerinizde parlıyordu.
Ayetten anladığımıza göre yenilgiye sebebiyet verenlere şefkatle muamele etmişsiniz. "İnsanlara yumuşak davranman da Allah'ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et! Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah'a tevekkül et! Allah muhakkak ki Kendisine dayanıp güvenenleri sever (Âli İmrân: 159)"
Sizin ağzınızdan bir kere bile, "Niye?" kelimesi çıkmamış Efendimiz (as). "Bunu nasıl yaptınız, emirlerimi niye dinlemediniz?" diye bir cümle bile kurmamışsınız. Nasıl başardınız hiçbir şeyi tenkit etmemeyi? Her daim şefkatli olabilmeyi. Hele hele her daim tevekkül ve teslimiyeti.
Uhud'daki yenilgiye bile isyan etmediniz.
......
...
..
Mustafa Ulusoy
Yazinin devamini su linkden okuyabilirsiniz...
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1275890&title=yenilgiyi-de-ondan-ogrenmek
19 Nisan 2012 Perşembe
Cevik Bir ve Namaz
Star Gazetesi'nden Cevheri Güven'in haberine göre, 28 ŞUBAT soruşturması kapsamında tutuklanan dönemin Genelkurmay 2. Başkanı emekli Orgeneral Çevik Bir’in üç gün gözaltında tutulduğu Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde seccade isteyip 5 vakit namaz kıldığı ortaya çıktı. Çevik Bir ile birlikte namaz kılan emekli Tuğgeneral Abdullah Kılıçarslan, Hüsnü Dağ ve Salih Eryiğit’in ise seccade bulunamayınca gazete kağıtlarının üzerinde namaz kılmak zorunda kaldıkları öğrenildi.
Bir ile birlikte 4 kişi namaz kıldı
28 Şubat soruşturmasının geçtiğimiz hafta yapılan ilk dalgasında “irticayla mücadele” gerekçesiyle yasadışı yollardan Batı Çalışma Grubu’nu kurduğu gerekçesiyle gözaltına alınan Çevik Bir’in emniyette 5 vakit namaz kıldığı öğrenildi. Bir ile birlikte emekli Tuğgeneral Abdullah Kılıçarslan, emekli Binbaşı Salih Eryiğit ve emekli Kurmay Albay Hüsnü Dağ’ın da 5 vakit namaz kıldıkları ifade edildi.
İlk gün yatsı namazıyla başladı
İstanbul’da gözaltına alındıktan sonra uçakla Ankara getirilen Çevik Bir, yatsı ezanı okunduktan sonra namaz kılacağını söyleyerek görevlilerden seccade istedi. Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde seccade bulanamaması üzerine amirlerin talimatıyla müdüriyet kampusunda bulunan mescitten seccade getirilerek Çevik Bir’e verildi. Çevik Bir’in gözaltında tutulduğu üç gün boyunca abdest alıp 5 vakit namaz kıldığı ve namazlardan sonru uzun uzun dua ettiği öğrenildi. Çevik Bir dışında gözaltına alınan şüphelilerden üç kişinin daha görevlilerden seccade istediği bildirildi. Abdullah Kılıçarslan, Salih Eryiğit ve Hüsnü Dağ’ın mescitte yalnızca bir tane seccade bulunması nedeniyle bu istekleri yerine getirilemedi. Bu üç kişinin ise gazete kağıtları üzerlerinde namazlarını kıldıkları öğrenildi.
Gözaltında VIP uygulaması
Öte yandan emekli paşaların gözaltına tutuldukları süre boyunca VIP uygulamaya tabi tutuldukları ortaya çıktı. Emekli paşalar, Abdullah Kılıçarslan, İdrıs Koralp ve Ünal Akbulut’un ayrı ayrı şube müdür ve müdür yardımcılarının odalarında tutuldukları öğrenildi. Gözaltında diğer şüphelilerden bir gün fazla kalan Orgeneral Çevik Bir’in ise şubedeki en rütbeli kişi olan emniyet müdür yardımcısının odasında tutulduğu bildirildi. Albay ve daha alt rütbedeki şüpheliler ise nezarethanede tutulmuştu.
“Kızdırmayın beni !”
İnsanı okumak çocuğu okumakla mümkün oluyor bence. Anne olduğumdan beri toplumsal eğitim biçimimizi çok daha net görebiliyorum. Aynı zamanda çocuk olmanın bu ülkede ne kadar zor olduğunu da… Aslında bunu fark edince ve resmi büyüttüğümüzde evliliğe uzanan sorunların kaynağı da ortaya çıkıyor. Pek çok sebep var elbette, büyürken sürekli maruz kalınarak kanıksanmış yanlışlar anlamında. Bu yazımda birinden bahsedeceğim yalnızca. O da birini (özellikle sevdiklerimizi) kızdırmanın bir sevgi dili olduğunu sanma hallerimiz…
Aslında yalnızca sevdiklerimizi dememeliyim. Hiç tanımadığımız insanların kızdırmalarına sabır göstermemiz bekleniyor toplumuzda. Özellikle çocuklar bu durumu sıkça yaşıyorlar.
Diyelim ki çocuğunuzla dışardasınız ve hiç tanımadığınız biri ısrarla çocuğunuzun hoşlanmadığı bir şeyi yapıyor. Şapkasını çıkartmak, izinsiz öpmeye çalışmak, elindekini almaya çalışmak gibi… Çocuk önce sözle, sonra tavırla, sonra hırçınlıkla bu durumdan hoşlanmadığını gayet net ifade ediyor. Ama büyük kişi anlamamakta ısrar ettiği gibi “Biraz inatçı galiba” diye insanı cidden şaşırtan etiketini de yapıştırıp olay mahallinden uzaklaşıyor.
Evlerdeki hali de enteresandır bu huyumuzun. Bu kızdırarak mutlu olma işini gördüğüm kadarıyla erkekler daha çok seviyor. (Sınırlı istatistiğimden elde ettiğim veridir. İtirazlar kabulüm.) Hanımını çocukların yanında kızdırmaya çalışan beyefendi amacına ulaşınca hanımın söylenmesini bir türlü anlayamaz bir de… Hayır ne bekliyorlar ben de onu anlamıyorum.
Kızdırmak için söyledin. E kızdı hanım, amacına da ulaştın. Sonra kavgaya iştahla girişmek de neyin nesi? Sanki çok sabırlı bir milletiz de kızmak olağanüstü bir durum.
***
Geçenlerde şöyle bir habere denk geldim. Bir imamın eşi sırtından aşağı kaynar suları dökmüş, adamcağız acı içinde yatıyor. Haberin detaylarında hocanın şöyle açıklamaları vardı. “Eşimi kızdırmak için ikinci eş alacağım dedim. Zaten kıskanç olan eşim kaynar suyu sırtımdan aşağı döktü.” (Lütfen ikinci eş ve Feminizm üzerinden yorum yapmayın, örnek bundan tamamen bağımsız bir sebep için yazıldı.) Elbette üzücü bir durum, keşke böyle şeyler olmasa. Ama yıllardır aynı evi paylaştığın bu kadın defalarca sana kızdırdığında neler yapacağının sinyalini vermiştir. Hâlâ elini ateşe atıp, adına kızdırmak dediğin şakaları niye yaparsın be mübarek, demek istiyorum İmam Bey’e.
Cidden anlamıyorum insanın aynı evde yaşadığıyla, çocuk dünyasıyla bu kadar uzak düşmesini. Birini kızgın görmek nasıl bir haz veriyor hepimize ve bu zincir nasıl kırılır bilmiyorum.
***
“Seni kızdırmak çok hoşuma gidiyor” lafını da içimize giren birini kızdırma aşkını da çocukların ve hanımların yaşadıkları zorlukları görünce sevmiyorum. Ben de buna dikkat ediyorum artık.
Ayrıca kim kızdırılmaktan hoşlanıyor ki? “Eşimin beni kızdırmasından beni ne çok sevdiğini anlıyorum“ diyen de çıkar mı?
Hâlâ kızdırmaya devam edecek misiniz?
Kızdırmayın beni…
Tugba Akbey Inan
Romantizm Mum Işıkları Filan Hepsi Hikâye
Sema Maraşlı, Hayat Yayınları’ndan çıkan ‘evlilik’ konulu kitaplarında, huzur dolu bir ev, mutlu bir aile olabilmenin sırlarını anlatıyor. Bir an bile, “Eşim beni biraz anlasaydı, gül gibi geçinir giderdik.” dediyseniz; Maraşlı’nın yaşanmış evlilik öyküleri arasında kendinizi bulabilirsiniz.Hepimizin bildiği bir sözdür, “Sevgi emek ister”. Yazar Sema Maraşlı şöyle tamamlıyor bu sözü: “Sevgi emek, sevgili muhabbet etmek ister. Muhabbete de hizmet gerek. Muhabbeti istiyorsan sevdiğine adım adım yaklaş, onun adımlarını saymadan ve beklemeden…”
Sema Maraşlı, eşler arası iletişimi naif bir üslupla anlatan beş kitabın yazarı, evlilik ve aile danışmanı aynı zamanda. Daha 19 yaşındayken evlenir. Üniversite okumadığı için pişmanlık duyar ve evliyken işletme eğitimi alır. Okulu bitirir bitirmesine ama öğretmen olma hayali ağır basınca Kur’an öğreticisi olma niyetiyle Diyanet’in sınavına girer. Başarılı olur, bir Kur’an kursunda öğretmenliğe başlar.
Hayat onun için hayli yoğundur o zamanlar. Allah iki kız, bir erkek evlat verir Maraşlı ailesine. Sema Hanım, çalışırken bir yandan evlatlarıyla ilgilenir, bir yandan da yazılar yazmaya başlar. Geceleri çocuklarına anlattığı masalları yazıp kitaplaştırmaya karar verir. Kırk masalı bir araya getiren “Bana Bir Masal Anlat” kitabı ortaya çıkar böylece. 2001 yılında basılan kitap; özgün, eğitici ve eğlenceli olduğu için çok ilgi görür. Masal kitabından sonra hikâyelerle ergenliği anlattığı “En Güzel Hikâye” kitabıyla, “Çocuk Edebiyatçıları ve Sanatçıları Birliği”nden ödül alır. Maraşlı, artık yazarlık hayatına adım atmıştır. Çocuklar, ergenler derken yetişkinlerle ilgili de araştırma yapmaya başlar.
Her şey yolunda gibi görünürken, evlilik hayatındaki sallantılar sarsıntıya dönüşür. O dönem bir evlilik kitabı yazmaya karar verir. Kadın-erkek ilişkileri üzerine ilk kitabı olan “Eşimin Eşi Yok” kitabını yazar ve 2003′te yayımlar. Kitap, kadınların duygu dünyasını, beklentilerinin anlattığı için ilgi görür. Kadınları anlamak isteyen erkekler için de rehber bir kitap olur. Aldığı tepkiler gayet güzeldir yazarın. Ta ki, bazı okurlardan eleştiriler gelene kadar…
Eleştirilerle beraber kendini ve yazdıklarını sorgulamaya başlar. Bu arada bir de özel bir üniversitede ‘Davranış Bilimleri’ bölümünü bitirir. Sonrasını kendisinden dinleyelim: “Evliliğim iyi gitmediği için eşimden boşandım. Hep onu suçladım. Kitabımda da etkileri vardı. Eleştirilmemin sebebi de şuydu: Biz kadınlar iyiyiz, masumuz, kibarız. Erkekler biraz bizi mutlu etseler, her şey güzel olacak diyordum. Mutsuzluğu tamamen onların davranışlarına bağlıyordum. Bu da uç noktalarda olmasa bile feministliğin bir adımıydı. Bakış açım, İslami hassasiyetleri olan bir kadının bakış açısıyla uyuşmuyordu.”
Maraşlı, okurlarından pek çok şey öğrenerek bakış açısını değiştirmiş zamanla. Eski kitaplarını düzenleyip yeniden baskıya göndermiş. Yeni kitaplarını büyük bir özenle yazmış. Kitaplarında, Kur’an-ı Kerim ve sünnet ışığında eşler arası iletişimi anlatıyor. Kendisiyle, huzur dolu bir ev içinde, mutlu bir aile olabilmenin sırlarını konuştuk.
İlk kitabınızda sizi rahatsız eden neydi?
Kitabı yazdığım dönem, benim için çok zor bir dönemdi. Erkek düşmanı değildim; ama bütün söylediklerimde bir parça feministlik vardı. İşin garibi, feminist olduğumu asla kabul etmiyordum. Hatta ikinci kitabımda sadece kadınları savunan düşüncelerim çok daha baskındı.
Bir mesajınız mı vardı okura?
Kitapta tamamen erkeklerin yapması gerekenleri anlatmıştım. Benim fikrime göre, kadınların yapacağı hiçbir şey yoktu işin aslında! Maalesef bu düşünce, toplumun genelinde mevcut. Erkekler, kaba saba davranınca aileler dağılıyor. Aileye göre değişir tabii ama bu bakış açısından sıyrılmak lazım.
Sizin bakış açınız nasıl değişti?
Davranış bilimleri eğitimi aldığım süreçte, ‘Kadın Psikolojisi’ dersini dikkatle dinledim. Biraz da okumalarımla, kadın ve erkeğin çok farklı yaratıldığını anladım. “Bu kadar farklı yaratıldıysak, neden birbirimizi aynılaştırmaya çalışıyoruz?” sorusu takıldı aklıma. Kadın duygusal, eşinin de duygusal olmasını istiyor. Erkek susuyor, konuyu kapatıyor; eşinin de susmasını bekliyor.
Bu, büyük bir yanlış mı?
Peygamber Efendimiz (sas), “Kadınlara benzeyen erkeklere ve erkeklere benzeyen kadınlara lanet olsun.” buyuruyor. Kur’an’ın ayetlerini ve hadisleri araştırarak nerede hata yaptığımızı sorgulamaya başladım ben de. Geçmişteki bakış açımdaki yanlışları fark ettim. Herkes olduğu gibi kabul edilmeli.
Fikir ayrılıklarına saygı gösterilmeli yani…
Boşanmaların sebebi büyük ölçüde şu: Nefsimizi ön plana alıyoruz. ‘Birey olma’ diye tabir ediyoruz bunu da. “Ben önemliyim, eşim benim dediğimi yapmak zorunda.” diyoruz. Hâlbuki bize her yolu gösteren bir dinimiz, bir kitabımız ve peygamberimiz var. Bunları esas almalıyız. Dinimiz, kadını da erkeği de doğruya yönlendiriyor.
Tek çare Kur’an ve sünneti hakem yapmak
Kadın, aile içi bir sorunu nasıl çözebilir?Biz kadınlar dert anlatmayı seviyoruz. Erkekler bunu onur meselesi yapıyor. Güç odaklı oldukları için sadece kavga ettik, anlaşamadık diyorlar. Kadın çok şey anlattığı için haklı çıkıyor, erkek haksız konuma düşüyor. Haksız da olabilir ama yöntem, hataları ortaya dökmek olmamalı.
Sorunu tek başına çözemiyorsa…
Muhakkak bir hakem olmalı. İslam âlimleri ve aile danışmanları, iki kişinin de kabul ettiği tek hakem olabileceğini söylüyor. Adaletli davranacağı bilinen biri olabilir. İnsan, kendi hatasını göremiyor çünkü.
Kim olabilir mesela?
Aile büyüklerinden biri olabilir, bir psikolog ya da bir aile danışmanı olabilir. Önemli olan, şu ölçüyü kabul etmek: “Allah (cc) ne buyuruyor, Resulullah (sas) ne söylüyor?” sorusunun cevabı iyi bilinmeli. Hakem, buna göre tavsiyelerde bulunmalı.
Mutluluk reçetesine ihtiyacımız yok
Bir yazınızda bahsediyordunuz. Kadın nasıl güzel kalabilir?Bugünün temel sorunlarından biri, kadının erkekleşmiş olması. Kadın bütün edasını, yumuşaklığını kaybediyor bazen. Erkek sert ve güç odaklı yaratılmış. Kadın erkekleştikçe kavga etmeye başlıyor. Erkek, başka şeylerle meşgul olunca tartışmayı unutuyor tamamen ama kadınlarda durum pek böyle değil. Kavga, bir kadının kafasında hiç bitmiyor.
Bu da kadını yıpratıyor tabii…
Herkesi yıpratıyor. Kadınların en yaygın rahatsızlıklarından biri boyun ve bel fıtığı. Eşiyle kavga ettikten sonra sinir gerginliği yaşıyor, kendi kendine hasta oluyor. Bunun kimseye faydası yok. Erkeği yoruyor, çocukları ‘annem babam boşanacak’ diye korkutuyor, kadını çirkinleştiriyor. Kavga, asla çözüm değil.
Sözleriniz kadınları kızdırabilir!?.
Haklısınız. Yazılarıma ‘kadınları koyunlaştırıyor’ eleştirisi yapanlar da var. Adam kurt zaten. Ne olacak böyle? Kadın da kurt olursa, birbirlerini yiyecekler. Ya da adam koyun olacak, başka ihtimali yok. Bu durum, iki tarafın fıtratına aykırı. Rollerin değişmesi kadını da mutlu etmiyor aslında.
Neden?..
Her kadın, eşinin karakterinin sağlam ve güçlü olmasını ister. “Beni korur, gözetir.” düşüncesiyle hareket eder. Aksi halde, “Bu adam zayıf bir adam, beni koruyamaz, çocuklarıma babalık, aileme reislik yapamaz.” düşüncesine kapılır. Özetle, modernizmin bize sunduğu mutluluk reçeteleri kimseyi mutlu etmiyor. Bilakis, yanlış çözüm yollarına götürüyor.
Kadın sessiz mi kalmalı?
Tartışma söz konusuysa, eşinin siniri geçene kadar sessiz kalmalı. İslam toplumunda feminizm gerekli değil. Dinimiz kadınlara en güzel hakları vermiş zaten. Önemli olan, erkeklerin bunu bilmesi. Verilen hakları kullansak bize yeter. Görmezden gelip dışarıdan hak aramaya çalışınca hüsrana uğruyoruz.
***
Sorunları muhabbet saati çözer
Efendimiz (sas) eşlerine nasıl davranırdı?Peygamber Efendimiz, eşlerine karşı çok sabırlı, çok iyi davranmış. Bir kere sert bir söz söylememiş, asla azarlamamış. Meyveyi, eşlerinin ısırdığı yerden ısırır, bardakta eşlerinin ağzını değdirdiği yerden su içermiş. Hepsiyle ayrı ayrı muhabbet edermiş. Öyle saygılıymış ki eşlerini deveye bindirirken kendi dizine bastırarak bindirirmiş. Günümüzde düşünürsek, bir erkeğin arabanın kapısını açıp eşinin koltuğa oturmasını beklemesi bir sünnet aslında. Dinimizin örneklerinden başka örneklere ihtiyacımız yok. Romantizm, mum ışıkları filan hepsi hikâye…
İslam ahlakı evliliği güçlendirir mi?
Mümin, müminin hatasını örter. Gıybet etmez, suçlamaz. Düşünmeden affeder. Bunların hepsi, İslam ahlakının en güzel örnekleri aslında “Gülümsemek sadakadır.” deyip komşuya, arkadaşa gülümsüyoruz, misafir gelince güler yüzle karşılıyoruz. Ama eşe, çocuğa daha çabuk kızıyoruz bazen. Güzel ahlakı ilk başta ev içinde göstermek gerekir. Dini hassasiyetleri olan kişilerde aile içi sorunlar en aza iner. Keşke her evde bir muhabbet saati olsa…
Muhabbet saatinden kastettiğiniz nedir?
Çocuk eğitimi konusunda eksik kaldığımız yanlar var. Anne-baba saat 12′de yatıyorsa, çocuk da o saatte yatıyor mesela. Çocuğun, gelişimi açısından erken yatması lazım. Aynı zamanda bu, eşlerin baş başa kalabilmesi için güzel bir fırsat. Bir oda dolusu kadın olsa, herkes hem birbiriyle konuşur hem de başka bir iş yapabilir. Ama erkek yaradılış itibarıyla çok sesli ortamlarda odaklanıp muhabbet edemez. Eşler, her akşam en azından yarım saat birbirine zaman ayırsa o evin havası değişir. Kadınların en büyük şikâyeti, ‘Eşlerimizle muhabbet edemiyoruz.’ oluyor. Bu sorun, muhabbet saatiyle çözülebilir.
Zaman Cumartesi
Atlastan Cepkenli Yiğit Akıncı
Atlastan cepkenli yiğit akıncı
Dönmedin geriye bunca yıl oldu
Gözlerim yollarda ruhumda sancı
Elimde güllerim buruşup soldu…***
Ne zaman bu şiiri okusam ya da dinlesem, şiiri yazan gönül sultanı gibi
ben de kendimce beklenen o meçhul ve Kur’an ve sünnet müjdeli yiğit
akıncıyı tahattur eder, şair gibi ben de kendimce bazı duygular ağı içinde, çoğu
zaman gözyaşları eşliğinde bir his deryasına dalardım.
Aslında, beklenen yiğit akıncının, minberden yükselen sese kulak kesilen aydınlık nasiyeli
gençler olduğu muhakkaktı ve onlar "biziz" demeseler de yeri ve
zamanı gelince anadan, yardan ve serden geçip, bağırlarına taş basarak, bütün
hasretleri sinelerine gömüp şarktan-garba, şimalden-cenuba kadar
gitmedik yer bırakmayarak göstermişlerdi. Gitmişler ve kuruyan güllere bedel
taptaze güllerle, sümbüllerle, papatyalarla huzura gelmişlerdi. Yeni bir devran
başlamış, yiğit akıncı vazifesini bihakkın yerine getiriyordu.
Bu ve benzer düşünceler mezkur şiiri okurken zihnime gelir ve bazen birçok insanın düştüğü hataya yer yer beni de düşürürdü. O akıncıların varlığıyla, onları tanıma bahtiyarlığına erip onların sevinçleriyle sevinme ve hüzünleriyle müteellim olmakla kendimi avuturdum, tıpkı evliya menkıbeleriyle, ceddinin destanlarıyla avunan ve bu avunma ile vazife şuurundan ve varlık gayesinden uzaklaşan bir çok insan gibi...
Acaba eldeki kurumuş güllerle ve gönüldeki sancılarla beklenen, mukaddes yüke omuz verecek olan yiğit akıncı hep başkaları mı olacaktı? Acaba destanları yazan yiğitler hep başkaları mı olacaktı? Neden iş yapmaya, yükü kaldırmaya gelince, ortada yapacak bir vazife olduğunda hep başkalarını düşünüyor ve kendimizi unutuyorduk? Acaba Allahu Teala o mukaddes emaneti sadece bazı insanlara mı vermişti ve biz ondan muaf mı idik? İslamiyette ruhbanlık mı vardı ki dini yaşama, yaşatma ve i’lâ sadece bazı insanların yüklendiği mukaddes bir yüktü? Neden ortada
yapılacak bir iş var dendiğinde sağa sola bakmanın sebebi? Nedendi bir yük var,
bir iş var dendiğinde “ben varım” demeyişin sebebi?
Sanırım meselenin kökünde nefsimizi aşamayışımız, mukarrabin gibi nasihatları evvela nefsimize
söylemeyişimiz, kendimize karşı bir savcı gibi hesap soramayışımız,
nasihatları hep başkaları adına dinlememizdi. Eğer bizler de Allah Dostları gibi nasihlerin nasihatlarını üstümüze alsaydık ve başkalarına nasihat ederken de evvela kendi nefsimizi kastetseydik beklenen yiğit akıncının da hep dışarıda değil içeride, kendi içimizde olabileceğini anlayabilirdik. Evet beklenen bir yiğit akıncı da biz olabilirdik. Mevlana Hazretlerini ifade ettiği gibi herkes bir Meryem’dir ve içinde bir İsa taşımaktadır, bütün mesele o İsa’yı ortaya
çıkarabilmektir. Evet insan ahsen-i takvim suretinde yaratılmış ve bir insan-ı kamil olacak potansiyelde sahiptir.
Şu felaketler ve helaketler asrının her bir insanı Kur’an hakaikına iman, Efendimize ( aleyhissalatü vesselam ) intisapla ve o intisaptaki derinlikle doğru orantılı olarak O’nun gözünden düşen bir damla yaş, ayağını bastığı kutlu bir taş ve O'na manevi bir kardeş olabilir. Olabilir ama önce O’nun selamına muhatab olacak keyfiyeti kazanmaya çalışmalı yani “kardeşlerime selam olsun” mübarek beyanıyla tavsif edilen insanların vasıflarıyla vasıflanmalı, yani elini yükün altına koymalı, yani tıpkı Asr-ı Saadetteki gibi bir Ammar, bir Mus’ab, bir Bilal ( radıyallahu anhüm ecmain ) olmalı.. Beklenen yiğit de sanırım Asr-ı Saadeti aydınlatan yıldızlar gibi şu ahirzamanı aydınlatması beklenen kara sevdalılardır.
Evet her birimiz, müntesibi olduğumuz İslamiyeti, canımızdan çok sevdiğimiz Kur’an’ı ve ümmeti olmakla müşerref olduğumuz Resulullah’ı sevme, sevdirme ve gönüllerde olmaları gereken esas makama oturtma, bütün bu nimetlerin elimizden alınmaması ve ebedi hüsrana uğramama adına beklenen yiğit akıncının kendimiz olması gerektiğine inanmalı, ne yapar, nasıl ederim deyip, hem ferdi hem de içtimai anlamda kulluğun gereklerini yerine getirmeye çalışmalıyız.
Beklenen yiğit akıncı esen bir rüzgarla ya da yağan yağmur damlalarıyla gelmeyecektir. O içimizden, bu topraklardan çıkacaktır, çıkacaktır ama “o yiğit benim” diyecek babayiğitlerden çıkacaktır. Tabi ki bu iş öyle “o benim” demekle bir nefeste olacak değildir, zordur, meşakkatlidir, yorulmak ister, fedakarlık ister, hep veren el olmak ister, karşılığını dünyada beklememek ister, darılmamak ister, dövene elsiz sövene dilsiz ve bu yolda gönülsüz olmak ister; hasılı gerçekten çok zordur. Fakat önemli olan o niyetle yola çıkmak, ne yapılacaksa o niyetle ve o yolda yapmaktır. Maksuda varılır ya da varılmaz. Varsak da varmasak da o yolda olmak var ve önemli olan da budur. Esbab dairesinde yola çıkmadaki niyet bize, maksuda ulaştırıp ulaştırmamak ise Cenab-ı Hakk'a aittir. Biz Hakk’ın kapısında canlar feda eylersek, emrince hizmet edersek, elbette O da ahvalimizi soracak ve bizi yollarda mahvettirmeyecek, gayretlerimizi boşa çıkarmayacaktır. Madem ki kıymetimiz himmetimiz ile mebsuten mütenasip, öyleyse Cenab-ı Hakk’tan niyaz ediyoruz ki ;
Ya Rab! Niyetlerimizi murad-ı İlahine râm edip, her birimizi sahabe misal, yolunun kara sevdalısı, atlastan cepkenli birer yiğit akıncı eyle, âmin.
Hakan Yilmaz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












