23 Şubat 2013 Cumartesi
Vefa ne zaman ölür?
Hayatımın bir döneminde ülkemizi ziyaret eden bir Japon beyefendisine bir arkadaşımın selâmıyla, refakat ettim. Japon beyefendiyi otogarda karşılayıp eve getirdim. Bu beyefendi, yıllar önce tanıştığı ‘Hasan’ ismindeki arkadaşının kabrini ziyaret için ülkemize gelmişti.
Aradığı Türkiyeli arkadaşı hakkında sohbet ederken, karşımdaki vefa timsali Japon uyruklu şahsiyetin, kırık-dökük Türkçesiyle; dudaklarından “O, bana Kur’ân öğretti, dünyaya bakışımı değiştirdi. Onunla tanıştıktan sonra hayatın gâyesini anladım. Yüzüm gülmezdi, sevmeyi öğrendim. Canlı, cansız her şeyle dost oldum.” ifadeleri döküldü. Gözleri pırıl pırıl ışıldayan Nohora Bey’in, sohbetin tam ortasında bu ifadeleri ne maksatla söylediğini tam anlayamadım. Ancak onun hayat hikâyesini dinledikçe, sağlam karakter yapısına hayranlığım artıyordu. “Ne şanslı bir insan, ne mübarek bir şahsiyet, ne müstesna bir kâmet!” şeklinde iç konuşmalar yapmaktan kendimi alamıyordum.
Nohora Bey, elli yaşlarında gösteriyordu. Hasan’ı tam otuz yıl önce Şam’da tanımıştı. Üç ay
kadar beraber çalışmışlar. Bu süre zarfında Hasan’dan çok şey öğrenmiş, en önemlisi de İslâm’la tanışmış ve Kur’ân’ın talebesi olmuştu. İslâm’ın güzellikleri yüreğinin derinliklerine kadar işlemişti. Hasan bir gün memleketine dönmek mecburiyetinde kaldığını söyleyip, adresini yazdığı bir kâğıt parçasını aceleyle Nohora Bey’in eline tutuşturmuştu. Ayrılırken de; “Dostluğumuz ebedî, merak etme, zîrâ biz iman kardeşiyiz artık.” demişti.
Hasan’a karşı vefa hissiyle dolu Nohora Bey, adresin yazılı olduğu kâğıdı göz nuru gibi saklamış. Onu kıymetli bir deri muhafaza içinden itina ile çıkarıp bana gösterdi. Kâğıdın defalarca açılıp katlandığı belli oluyordu. İlk üç sene, hiçbir cevap almamış olmasına rağmen, bu adrese her ay mektup gönderdiğini söyledi. Sonraki yıllarda bayramları dostluğunun pekişmesine vesile kılıp aksatmadan bayram tebrikleri gönderdiğini ve tam otuz sene, hiçbir cevap alamadığı hâlde bıkıp usanmadan yazdığını ifade ediyordu.
Hayatının müteakip dönemlerinde, Hasan’ın memleketine daha yakın olmak için, kendi isteğiyle bir firmanın Suudi Arabistan temsilcisi olmuş ve Riyad’a taşınmıştı. Düşüncelerini, “Belki de biraz daha yakın olmak istedim buralara.” diyerek ifade ediyordu.
Nohora Bey, Hasan’dan hiç cevap alamayınca bir gün, “Son bir defa daha yazayım. Bu defa da cevap alamazsam, bir daha yazmanın mânâsı yok.” der. Son mektubu yazarken, Hasan’ın sağlığından şüphe duyduğunu da dile getirir. Ne var ki bu son mektuba cevaben, Türkiye’den bir mektup gelir. Dünyalar onun olmuştur. Bir solukta Türk Büyükelçiliği’ne gider, mektubu tercüme ettirir. Mektup, Hasan’ın akrabasından gelmiştir. Mektupta özetle, Hasan’ın otuz yıl kadar önce trafik kazasında vefat ettiği belirtilmektedir.
Nohora Bey, karşımda sessiz sessiz ağlıyordu. “Olsun!” diyordu. “Onun öğrettiği, tanıttığı Rabb’ime şükürler olsun ki, dostum vefasız değilmiş. Dostluğumuz da ebediymiş gerçekten. Yoksa muhakkak arardı beni. Ve şâyet yaşamış olduğunu öğrenseydim bu kadar sevinmeyecektim. Asıl o zaman ölmüş olacaktı benim için.”
Cüneyt Eren - Sizinti
19 Şubat 2013 Salı
Ey nefsim!..
Gündüzler geceleri, geceler gündüzleri kovaladı... Günler haftalara, haftalar aylara; aylar yıllara inkılâb etti... Baş döndürücü bir sürat içinde yuvarlanırken rastladığımız her şeye uzandık, her şeyle meşgul olduk. Merak saikiyle bir yığın abese ömür harcadık, her biri mutlak bir hikmete hizmet eden ten zevk ve lezzetlerini maksad-ı bizzat telâkki edip neticelerinden sarfı-ı nazar ettik. Kısacası, koca bir ömrü hebâ ettik...
Hâfızamıza kazınan hâtıraların ölü ama geniş dünyâsı ile zihin ve muhayyilemizin mahsûlü emel ve hayâllerimizin sonsuz, ancak mevcûd olmayan dünyâsını hayatın kendisi vehmederek ölüm düşüncesini, ömrün kısalığını bir tarafa bıraktık. Ebediyete dünyâda mazhar olmuş gibi yaşadık... Yazık ki aldandık; bir vehmin, bir serâbın kurbanları olduk!.. Ömür, gerçekte çok kısa ve hayat, sadece yaşadığımız o kısacık ândı... Hep tek bir ân, son bir nefesten ibaret zayıf bir hayatı nasıl da daimî vehmettik Allah’ım!..
İhtiyarlamakta olduğumuzu fısıldayan bütün emâreleri önce duymazlıktan geldik... Sonra emâreler göz sahasına da girince ürperdik, sarsıldık, uyanacak gibi olduk ama “intibak” denen o tuhaf kabiliyetle yeni vaziyete de ayak uydurduk, umûmî bir gaflet “Hayat her yaşta güzeldir!” diyordu. Ağarıp seyrekleşen saçlarımıza, sarkan yanaklarımıza, kırışıkların haritaya çevirdiği alnımıza inad gafletli hayatımıza devam ettik...
Derken baştan çıkarıcı ten zevk ve lezzetlerimizin de eski tadlarını kaybetmeye başladığını dehşetle farketik, lâkin yine uyanmadık... Hastalıkların öncü kolları ağrı, halsizlik ve yorgunlukları şaşkınlıkla karşıladık ama hakîkate gözlerimizi yummakta devam ettik...
Üstümüze vazife olmayan, tesir edemediğimiz, halli bizden beklenmeyen umûmî hayatın bir yığın sûretâ büyük, gerçekte küçücük meselelerini halletmek için Donkişot’u akıllı mevkiine yükselten gayerteler sarfettik, bir yığın abes kavgaya gözü kapalı atıldık... Her kavga ruh ve kalbimizde bir yığın yara açtı, her mağlûbiyet dimağımızı mahvetti... Ancak yine de uyanmadık!..
Umûmî hayatın hiç sonu gelmeyecekmiş gibi daimî ve geniş görünen şa’şaalı hayatını hayatımız sanmak gibi dehşetli bir gaflete düştüğümüzü bir türlü anlayamadık. Her ölünün arkasından kısa ânlarla sarsıldık ama devam eden umûmî hayatın şa‘şaası içinde gaflet yolculuğumuza geri dönmekte hiç gecikmedik. Ölümünün ardından bir kaç gün Ertaş’ın nağmeleri ile hüzünlendik, bir kaç gün Birand’ın “Aman kimselere randevu vermeyiniz!” deyişiyle hüsrâna uğradık ama asla uzun sürmedi... Hiçbir felâketin sarsamadığı, hiç bir uçurumun ürpertmediği o kalın gafletimizle hep devam ettik...
Halbuki ey nefsim!.. Herkes gibi seninde kısacık bir ömrün, elem ve ızdırablarla alûde zayıf ve fânî bir hayatın var!.. Tiriliyonlarla zerrenin içine yerleştirildiği derin bir gün yırtılacak, zerrelerini bir arada tutan ruh ile hayat çekilecek ve zerrelerin toprağa geri dönecek, dağılacaktır... Sen zannettiğin cesedinden kurtulmak isteyen o çok sevdiklerinden geride kalanlar, ondan kurtulmak için toprağın altına gömmekten başka bir şey yapmayacaklar, yapamayacaklar... Öldüğün ânda onlar için en mühim iş, cesedini toprağa gömmek olacaktır; bunun için çok acele edecekler. Bir akşam vakti ölmüşsen en fazla sabahı bekleyecekler, lâkin cesedin ikinci akşamı toprağın üstünde göremeyecek, mutlaka gömülmüş olacaksın...
Hayatının şu hazân mevsiminde de uyanmazsan, büyük “Hikmet”i görmez, sonsuz “İlim” ve “Kudret” tecellilerine gözlerini yummakta devam eder “Allah”ı Güneşten daha parlak bir şekilde çıplak gözlerle görmezsen ebedî mağlûb ve kaybetmişlerden olacaksın. Kaybettiklerini ne çözülen Kürt Meselesi, ne Erdoğan’ın Başkanlığı, ne de umûmî hayatın senden sonra da bir müddet devam edecek şa‘şaalı gidişi telâfi edebilir... Vehim ve hülyâlarından sıyrıl... Bu vahanın yeşilliğinde su yok!.. Uyan artık...
Hüseyin Yilmaz - Bugün Gazetesi
12 Şubat 2013 Salı
‘Kamelyalı Kadın’lar, kamelyasız mesajlar!
Birkaç gün önce bir aile faciası ile karşı karşıya kaldım. Bakın olaya…
Akşam saat 11 civarında adamın telefonuna bir mesaj geliyor. Karısı göz ucuyla eşine bakıyor. Adam, gelen mesaja şöyle bir bakıp tebessüm ediyor. Kadın huylanıyor, telefonu eşinin elinden almak için uzandığında, adam gülerek telefonu arkasına saklıyor. Kadın zorluyor, adam saklıyor. Ve sonunda kadın kocasının elindeki telefonu almayı başarıyor.
Mesajlara bakıyor. Son gelen mesaj yok, silinmiş. Eşine “Kim göndermişti az önceki mesajı?” diye soruyor. Adam alaycı bir tavırla “Bilmiyorum, sildim” diyor. Kadın bu sefer, “Peki, bilmediğin mesaja bakarken niye tebessüm ettin?” diye sinirleniyor ve “Bana doğruyu söyle” diye ayağa kalkıyor. Adam, eşini sakinleştirmek için kolundan tuttuğunda kadın iyice sinirlenip “Bırak kolumu” diyor ve elindeki telefonu fırlatıyor. Duvara çarpan telefon sıçrıyor ve koltukta uyuyan 9 aylık bebeklerinin başına çarpıyor. Çocuk çırpınarak uyanıyor, korkuyla ağlamaya başlıyor.
Bu sefer adam “Sen manyak mısın be!” diyerek karısının üzerine yürüyor. Kadın “Manyak sensin!” diye bağırıp kocasını sertçe itince adam yere düşüyor. Kadın sonra o sinirle kucağına bebeğini aldığı gibi kendini dışarı atıyor.
Nereye gittiğini bilmeden soğuk havada koşarak bir aile dostlarının zilini çalıyor. Kapıyı açan komşu kadına ağlaya ağlaya kocasının kendisine yaptıklarını anlatıyor. Kapıdaki konuşmaları duyan ev sahibi beyefendi “İsterseniz eşinizle gidip bir konuşayım” diyerek kadının geldiği eve gidiyor.
Kapıyı çalıyor. Komşusuna neler olduğunu soruyor. Adam anlatıyor: “Akşam otururken, telefonuma bir mesaj geldi. Mesajı okudum, ilgilenebileceğim bir mesaj olmadığı için sildim. Eşim ‘Niye sildin o mesajı?’ diye kıskançlık krizlerine girdi. Evin içi birdenbire cehenneme döndü.” diyor.
Komşusu, “Peki mesaj kimden gelmişti?” diyor. Adam, “Belediyeden gelmişti” deyince, komşusu kendisiyle dalga geçildiğini düşünüp biraz da sert bir ifade ile “Ne belediyesi abi!” diye kızıyor.
Adam olayı olduğu gibi anlatınca “Vay özensiz yaşayan ülkemin insanının hâline vay!” diyesiniz geliyor.
Olay şu: Adamcağız, bir gün belediyenin düzenlediği bir etkinliğe katılmış ve oradaki görevlilerin telefon numarasını kaydetmesinde bir mahzur görmemiş.
O günden sonra telefonuna ha bire isteğinin dışında mesajlar gelmeye başlamış. Kimi zaman belediyenin kültürel etkinliğinin tanıtımı, kimi zaman bayram kutlaması mesajları… Adam bu mesajları durdurmak için çok uğraşmış, başaramamış. Sonunda hattının bağlı bulunduğu telefon şirketini aramış ve durumu bildirmiş, onlar ilgileneceklerini söylemişler. Aradan birkaç gün geçmiş, artık mesaj gelmiyor diye seviniyormuş ki işte o gece “KAMELYALI KADIN” diye başlayan bir tiyatro oyununun reklamını yapan mesaj gelmiş. Eşinin kıskanç olduğunu bildiği için oyunun ismini görünce adamcağızın tuhafına gitmiş, tebessüm ederek silmiş. Eşi bu tebessümden huylanmış ve karı-koca arasındaki duygular pimi çekilmiş bomba gibi kontrolsüzce patlamalara dönüşmüş.
Olayı duyduğumda ülkemiz insanı adına çok üzüldüm. Kişinin özel yaşamına izinsiz girişlerin insana saygısızlık olduğunun bilinmemesine üzüldüm…
Ama bu, ne ilk ne de son…
Pizza siparişi veriyorsunuz, telefonunuz sisteme kaydediliyor ve ertesi gün sizden izin alma gereği duymadan “pizzada kampanya” diye mesajlar gelmeye başlıyor.
Alışveriş yaptığınız mağazadaki kasiyer, “Faturanızı hazırlıyorum, telefon numaranızı alabilir miyim?” diye soruyor ve siz suiistimal edeceğini tahmin bile etmeden veriyorsunuz numaranızı. Ertesi gün telefonunuzda bir mesaj “sayın müşterimiz…” diye başlıyor.
Telekom şirketleri bu suiistimallerden iyi kazanç elde ettikleri için bu alana kimse dokunamıyor. Siz kurbanlık koyun gibi telefonunuza nereden mesaj geleceğini bekleyip duruyorsunuz.
Bence ülkemiz insanı bundan daha çok saygıdeğer bir yaşamı hak ediyor.
Adem Günes - Aksiyon
Adem Günes - Aksiyon
27 Ocak 2013 Pazar
Testtür Kararım
Hayatımın hiçbir döneminde kadınlar arasında açık, kapalı ön yargım olmadı. Hiç kimseyi bu kriterle yargılamadım. Benim tesettürden anladığım, bir ibadetti çünkü, namaz gibi, oruç gibi, zekat gibi… Yapabilenlere hep gıpta ile baktım. İnsanın Allah rızası için alacağı bir karar olmalıydı bu çünkü… Tesettürlü dostlarım da oldu, en açığı da… Biliyordum ki aslolan yürekti ve bizler ilmimizi artırdıkça bir şeylerin eksikliğini ya da fazlalığını hissedebilirdik yüreğimizde.
Uzun zamandır içimde varolan bir istekti tesettür, biraz da canımı acıtan… “Kim ne der, kim nasıl bakar, acaba iş bulamaz mıyım, hayat çekilmez hale gelir mi, insanlar bir siyasi görüş gibi algılar mı…” gibi kaygılarım vardı, nefis bu ya hiç rahat bırakır mı? Ama yürekten tefekkür ettikçe “Allah’ım yapacağım her şey senin rızan için olmalı, atacağım her adım senin yolunda olmalı, bana yardım et.” diye dua ediyordum.
Dinimizin ilme verdiği önemi öğrendikten sonra, hep dar zamanlarım olsa da daha çok öğrenmeye ve öğrendiklerimi uygulamaya gayret ediyordum. Şu üç günlük dünyaya gönderilme nedenimiz sadece yiyip, içip, yatıp, ceplerimizi parayla doldurup, sefa içinde yaşamak olmasa gerekti.
Bir Cuma günü, tam Cuma vakti… Tam kendimi tefekkürün sularına bırakmışken, içimden bir ses, “Gonca, ne zamana kadar yaşamayı düşünüyorsun? Her an ölüm gelip çatabilir ve ne zaman öleceğin belli değil, farkında mısın? Ölmek için hazır mısın?” dedi, irkildim.
Ölüm… Ne kadar soğuk ve uzak bir kelimeydi oysa. Daha çok gençtim, yaşayacağım çok şey vardı, şimdi ölümü düşünmenin zamanı mıydı?
Ben zihnimden atsam da hayatımdan söküp atabilir miydim bu ölüm gerçeğini? Bir anda Sanki Ömer Hayyam konuşmaya başladı yanı başımda:
“Niceleri geldi, neler istediler. Sonunda dünyayı bırakıp gittiler…
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi? O gidenler de hep senin gibiydiler.
Dünyada ne var, kendine dert eyleyecek, bir gün gelecek ki can bedenden gidecek,
Zümrüt çayır üstünde, sefa sür iki gün… Zira senin üstünde de otlar bitecek. ”
Sonra “Evet Gonca, şimdi ilminle amel etme zamanı.” dedim kendime. “Kalk yerinden ve Rabbinin farz kıldığı bir emri yine O’nun rızası için yerine getir. Kim ne diyecek, kim beğenecek, kim beğenmeyecek kaygısı taşımadan, modern hayatın dayattıklarına bakıp yılmadan, Rabb’ine sığınma vakti.”
O kadar çok varlıkla lütuflandırdı ki Yüce Rabbim beni… Sağlık, O’nu kalbime koyan güzel bir aile, her an sevgisiyle yanımda olan bir eş, bir yavru ve annelik… Yediğim önümde yemediğim arkamda…
Saymanın bile mümkün olmadığı bunca lütfun şükrü nasıl yapılabilirdi… Günlerce secdeden kalkmasam yine belki yediğim bir lokmanın şükrünü yapmış sayılmayacakken, O’nun emrettiğinin en doğrusu olduğunu bile bile tersini yapmak bir kaçıştı…
Çok şükür, bu kaçış yolu bu sefer O’na çıktı ve kendi isteğimle yürekten bir dua ile tesettüre girdim.
Nefis bu ya, “30 yıllık alışkanlığı bırakmak kolay olmaz.“ diyordum. Ama hiç öyle olmadı, doğduğundan beri örtülü dışarı çıktığımı görmeyen yavrum bile “Anne neden başını örttün?” diye hiç sormadı. Kimi “Hayırlı, mübarek olsun.” diye karşıladı, kimi şaşkınlıkla, kiminde bir tuhaf bakış, kimisinin gözlerinde “Acaba kimden etkilendi?” soruları…
Merak edenlere cevap olsun: Bütün kâinatı kusursuzca ayaklarımın altına seren, eksiklerime rağmen lütuflarını hiç eksiltmeyen Rabb’imden etkilendim.
Tesettür kararımdan ve köşelerimdeki fotoğraflarımı değiştirdikten sonra bir e posta aldım. İzmir’den Gülşah Hanım yazmıştı. Okuyunca gözyaşlarımı tutamadım… “Yazılarınızı hep severek takip ediyordum ve ‘Bu güzel düşünceli insana inşallah Rabbim tesettüre girmeyi de nasip eder.’ diye dua ediyordum.” …
Yıllardır istediğim, hayalini kurduğum bir ibadeti neden Allah bana şimdi nasip etti, işte bu mailden sonra çok iyi anladım. Başta sevgili Gülşah Hanım olmak üzere tanımadığı bir insan için dua edecek kadar güzel kalpli bütün okuyucularıma yürekten teşekkür etmek istiyorum, Allah hepinizden razı olsun.
Bunca yıl açık olup da şimdi tesettüre girmek nasıl bir şey, eminim merak eden çok kişi var. Bence tesettür önce insanın yüreğinde başlıyor. Sonrasının hissettirdiği şey ise huzur dolu bir tamamlanmışlık duygusu…
Gonca ANIL
10 Ocak 2013 Perşembe
NEFİS MUHASEBESİ İÇİN YOL HARİTASI
Bize ihsan edilen hayatın her safhasının, dakikasının hesabını vereceğimize göre, imtihanın bir gereği olarak manevî bir muhasebe yapma vakti artık gelmedi mi?
İnsanoğlu şu hayatta ne kadar da çok hesap yapıyor. Ev kirası, elektrik, doğalgaz ve dahi ay sonu nasıl gelir hesapları. Üstüne işyerindeki performans, amirle, iş arkadaşlarıyla olan diyalogların hesabı ekleniyor. Öğrenciyseniz zaten o hesapların sonu hiç gelmiyor. Vizeler, finaller derken içten içe bir muhasebe devri başlıyor. Yaklaşık dört satırda sıralananlara bakınca, ne kadar da küçük ve geçici hesaplar peşinde olduğumuz görülüyor. Ama gelin görün, insan asıl hesaba çekilmesi gerekenin kendisi, nefsi olduğunu unutuveriyor. Günlük ve maddi hesapların arasında sıkışıp kalırken, manevi hesaplar göz ardı edilebiliyor. Peki, manevi dinamikleri zinde tutacak bir muhasebe için ne yapmalı?Öncelikle farkında olmadan sıkça kullandığımız bu kavramın tam anlamını bilmekte fayda var. Muhasebe, hesap görme, hesaplaşma manalarına geliyor. İlk anda sanki mali gelir-gider dengesini takip etmek gibi algılansa da, esas itibarıyla insanın kendini sürekli olarak manen sorgulamasının adı muhasebe. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Kalbin Zümrüt Tepeleri adlı eserinde, ideal muhasebeyi “Mü’minin, her gün, her saat, iyi-kötü, yanlış-doğru, günah-sevap yaptığı şeyleri gözden geçirip, hayırları, güzellikleri şükürle karşılaması; inhirafları, günahları istiğfarla gidermeye çalışması; yanlışlıkları, kötülükleri de tevbe ve nedâmetle düzeltmeye gayret göstermesi adına çok önemli bir cehd ve insanın kendini isbat etmesi mevzuunda da ciddi bir teşebbüs” olarak anlatıyor.
“Nefsinizi Allah’tan satın almaya bakın”
Gülen, bir başka eseri olan ‘Kendi İklimimiz’ kitabında ise derin bir muhasebe insanı olan İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) murakabe şuurunu anlatıyor. Ümmeti için en güzel örnek olan Allah Resûlü’nün (sas), “Bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.” yani “Yataklara girip yatamaz, ağzınıza koyduğunuz lokmayı yutamaz ve bir yudum su içemezdiniz.” duyurduğunu belirtiyor. Nebiler Serveri şahsî hayatının her ânını, muhasebe duygu ve düşüncesine bağlı yaşadığı gibi bu çizgide, başta yakın çevresi olmak üzere tüm insanlığa bu konuda belli ihtarlarda bulunuyor.
Nitekim bir gün O (sallallâhu aleyhi ve sellem), en uzak daireden başlayıp, en yakın daireye kadar, bütün yakınlarını çağırır. Sonra, “Ey Kâ’b b. Mürreoğulları, Ey Abdimenafoğulları, Ey Abdülmuttalipoğulları!” diyerek onlara ayrı ayrı seslenir ve “Nefsinizi Allah’tan satın almaya bakın; zira ben, ahirette sizin adınıza bir şey yapamam!” buyurur. Tam da bu noktada “Ey iman edenler! Allah’tan korkun! Her nefis yarın için ne hazırladı ona baksın.” (Haşr, 59/18) âyeti ile Hz. Ömer (as)’e nispet edilen “Hesaba çekilmeden önce nefsinizi hesaba çekin. Tartılmadan önce nefsinizi tartın.” ifadesi akıllara geliyor. Her biri hayatlarıyla bizlere örnek olan ve günümüze ışık tutan sahabi efendilerimizle ilgili anlatılan misaller de ortada. Amr b. Âs’ın (ra) ölümüne yakın günlerde geçmişin muhâsebesinin ve hâlin murâkabesinin ağırlığı altında kimseyle görüşmeyerek günlerce ağlaması ve bu şekilde Hakk’ın huzuruna çıkması ders alınacak bir örnek.
Nefis muhasebesine giden yol…
İmam Gazali Hazretleri’nin “Kişi nefsini, alıp vermiş olduğu nefeslerden, her an kalbi ve uzuvlarıyla yapmış olduğu günahlardan dolayı hesaba çekmelidir.” sözü ise iç muhasebe konusunda başka bir perspektif. Bu noktada insanoğluna düşen, günlük, maddi hesapların içinden bir an olsun sıyrılıp, iç dünyasına çekilmesi, muhasebe ile kendi fethini gerçekleştirmesi. Gerçek insanî değerlerin ortaya çıkarılması, bu değerlere esas teşkil eden duyguların geliştirilmesi, korunması adına bir ruh cehdi ve düşünce sancısı çekmenin zamanı gelmedi mi? İnsan bu sancı ile dünü, bugünü ve yarınıyla alâkalı hayrı-şerri, güzeli-çirkini, faydalı-zararlı şeyleri birbirinden ayırıp gönül istikametini koruyabilir.
Şimdi, kalkılmayan sabah namazlarını, ‘gece kalkıp kılarım’ denilen yatsı namazlarını, aceleyle ve hakkını vermeden yapılan bütün ibadetleri, sorumsuz ve şuursuzca işlenen günahları telafi etme zamanı. Nasıl günlük hayatta aylık ödeme, gelir-gider hesabı yapılıyorsa, işyerinde durum değerlendirmesi yapıp ona göre yol alınıyorsa, Cenab-ı Hakk’a yakışır bir kul olabilmek adına maneviyata ve ruh dünyalarına dair günlük, haftalık, aylık hesaplar yapma vakti geldi de geçiyor.
Başkalarını değil, kendini hesaba çekme
Nefis muhasebesi elbette sadece bunları yapmakla kalmıyor. Çoğumuz hâlâ başkalarında kusur arayıp, onları kusurlarından dolayı sorgulayabiliyoruz. Oysa asıl sorgulanması gereken kendi kusurlarımız olduğu halde. Biri gırtlağına kadar çamura batsa, bizim ise çamur sadece topuğumuza bulaşsa yine de karşımızdakini sorgulayıp “Bu kadar çamur da ne?” demeye hakkımız olmadığını unutuyoruz. Üstelik “Neden ben topuğumu kirlettim?” deyip kendimizi sorgulamak dururken. İslam Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman’a göre, insan önce kendini eleştirmeli, dünya ve ahirette işe yarar amelleri (yapıp ettikleri) için sevinmeli, Allah’a şükretmeli, kötü amelleri için ise kendini levmetmeli, kınamalı, sıkıştırmalı, pişmanlık duymalı ve rotasını düzeltmeye çalışmalı. Özünü eleştirmek ferdî olabileceği gibi topluluğa ait de olabilir; ailenin, grubun, ümmetin durumu gözden geçirilmeli. Sonucunda ise olabildiğince tarafsız değerlendirmeler yapıp, ortaya çıkacak karne notlarına göre durumdan vazife çıkarılması gerekir. Bu konuda Allah katında mahcup olmamak için evvelâ insanın, kendi muhasebesini çok iyi yapıp, günde birkaç defa Rabb’isiyle olan münasebetini mutlaka gözden geçirmesi gerekiyor. “O hâlde bizler, zirvelere tırmanan dağcılar gibi, ayağımızı attığımız ve atacağımız yeri çok iyi kontrol etmeliyiz. Urganımızın ucundaki kancayı çok sağlam bir zemine tutturmalıyız; zira yapacağımız en küçük bir yanlışlık, hayatımıza mâl olabilir.”
Muhasebe için yol haritası
Pek çok kaynakta nefis muhasebesi adına atılabilecek ilk adımın, ibadetleri bir ritüel halinden çıkarmak olduğu söyleniyor. Bu konuda eğer bir yol haritası gerekiyorsa şöyle bir çizgi izlenebilir:İbadetleri samimi olarak yapma...
Allah’a karşı yaptığı ibadetlerin en şuurlusunu bile eksik bulma...
İnsanlar karşısında kendisini hor ve hakir görme; hem o kadar hor ve hakir görme ki, sadece kâfir olmadığından dolayı oturup kalkıp Allah’a şükredebilme....
Burada bir parantez açmakta fayda var. Zira Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, “Mecmuatü’l-Ahzab”da büyük zatlara ait “En şaki kulum” ifadelerini “Senin lütfun olmazsa” şeklinde düzeltiyor. Bu husus, büyük zatların nefis muhasebesini gösterme açısından önemli bir misal teşkil ediyor.
“Tefekkür gafleti izale eder.” cihetiyle yapılan her işte, söylenen her sözde gaflete düşmemek adına inceden bir tefekkür halinde olma...
TUĞBA KAPLAN
Kaynak: http://www.zaman.com.tr/aktuel/nefis-muhasebesi-icin-yol-haritasi/2039170.html
16 Aralık 2012 Pazar
Yol ne/resi, yolculuk nereye düşer?
'Ne'yim ben ve nerede'yim, neden buradayım, buraya nereden geldim ve nereye gidiyorum?' diye sormalı insan kendi kendine. Her zaman ve her yerde.
Ne ki, çağımızın insanı bu soruları soramayacak kadar yersiz ve yurtsuz: Yer'inden ve hakikatinden uzak çünkü: Kendi'nden.
EMANET VE YOL ALMAK
İnsan, yol almak için yaratılmıştır: İnsanın emaneti yerine getirebilmesi, şairin derin bir idrakle dile getirdiği gibi, 'yola çıkmaya hüküm giymesiyle' mümkün. İnsanın 'yolda' olması, yol almasının garantisidir çünkü.
O yüzdendir ki, insanın yaratılış programı, hayat ile ölüm arasında sürekli bir yolculuk vaat eder insana. Doğumundan ölümüne kadar yol alabilecek ölçülerle 'donatılmıştır' insanın varoluş haritası.
Ama insan, bu vaadi yerine getiremez çoklukla. İnsan, bu vaadi idrak edemediği, kendinde gizlenen ölçüleri göremediği için, kendine gelemez, kendini de, Rabbini de bilemez. Ve yönünü de yitirir, yön fikrini de.
Buysa, insanın kendi'ni yitirmesiyle ve hayatı bitirmesiyle sonuçlanır. Kendi hakikatini. Kendi'nde şifrelenen, dercedilen, özetlenen hakikatin izini.
ÇAĞDAŞ İNSAN, NEDEN
YOLDA KALDI?
Oysa hakikat, ancak hakikatli bir yolculuk'la tecellî eder ve insanı insan eder. O yüzden hakikat, insandan hakkıyla gerçekleştirilecek bir yolculuk talep eder. İnsan, hakikati hak edebilecek bir yolculuğa çıkabildiği zaman idrak kapıları açılır ve önünde uçsuz bucaksız bir koridor uzanır. Kanatlanır. Hakikat merdivenlerini ancak o zaman tırmanır. Ve hayatın bütün zorluklarına ancak o zaman katlanır.
İnsan, kendinde özetlenen hakikatin izini, izlerini yitirdiği zaman idrak kapıları kapanır. Görme yetileri sakatlanır. Duyma yetileri kaybolur. Hayatı ve hakikati idrak edememe, görememe, duyamama başlıca özellikleri olur.
İşte o zaman, insan, yol fikrini yitirir, yolculuk fikrini de daha yaşarken bitirir.
Çağımızda insan, yol fikrini yitirdiği, yolculuk fikrini de bitirdiği için, yol alan bir varlık değil, yolda kalan bir varlığa dönüşmüştür.
O yüzden, insanın 'öldüğünü' söyleyebiliriz rahatlıkla; yürümüyor insan, yürüyemiyor. Sürükleniyor. Sürgit sürgün yiyor: Kendini kendinden, kendi hakikatinden, kendi hakikatinin kaynağı Rabbinden sürgün ediyor: Her attığı adım, sürgününü süresiz uzatıyor insanın. Kendinden uzaklaştırıyor.
KALKIŞ NOKTASI VE
VARIŞ NOKTASI
Her yol'un, çıkılan her yolculuğun bir kalkış noktası, bir de varış noktası vardır.
Çağımızda insanın bir kalkış noktası ve bir varış noktası fikri ve idraki var mı peki?
Kalkış noktası ve varış noktası olmayan bir insanın varlığından, varolabildiğinden, varlığını sürdürebildiğinden, kısacası, yol alabildiğinden sözedebilir miyiz?
Kalkış noktası ve varış noktası olmayan, yol ve yolculuk fikrini yitiren insan, kendi dünyasına, beninin ve bedeninin ayartıcı ve insanı diğer insanlara, dünyaya ve tabiata karşı duyarsızlaştırıcı daraltıcı ve boğucu daracık dünyasına kapanmaktan kurtulamaz. Kendi arzularına ve hırslarına, kendi benine ve bedenine tapınmaktan.
Ayrıca yolsuzluk da, yolsuzlaşmak da, aslında insanı insanlığından eden, insanı hakikatten sürgün eden, insanı da hayatı da bitiren yolunu yitirmesinin ve yönünü kaybetmesinin kaçınılmaz bir sonucu değil midir insanın?
İZ'İN GİZ'İ: BEN'DEKİ BİZ İDRAKİ
İnsan, âlemin özü ve özetiyse, âlemin bütün izleri insanda gizliyse, insan kendinde gizlenen bu hakikatin izini sürebildiği zaman, hem kendi hakikatinin, hem de bizatihî hakikatin gizini çözebilir.
Bütün bu iz sürme ve giz çözme çabaları, bizi yol ve yolculuk fikrine götürür. Hakikatin insanda / yani 'ben'de gizli olduğu gerçeğini biz ancak 'ben'in dışına çıkabildiğimiz zaman görebiliriz: Ben'in dışındaki diğer 'ben'leri, yani 'biz'i görebildiğimiz, biz'le ve biz'de buluşabildiğimiz, biz fikri'ne ulaşabildiğimiz zaman yani.
Ben'deki iz, biz'de izlenebilir ancak. Ben'in izdüşümü biz'de, biz'in izleri de 'ben'de gizli çünkü.
Sadece ben'e kapandığım zaman, görebileceğim tek şey 'beden'dir. Ben'in beden'den kurtulması, biz'deki yansımasının görülebilmesinde; biz'in biz'liğinin fark edilebilmesi ise ben'in içine doğru sürülecek izsürme yolculuğunda gizli.
Özetle… Ben'in diğer ben'lerle buluşması: Ben'in beden'den ve beden'in ten hapishanesinden kurtulabilmesinin yegâne şartı.
Yusuf kaplan
Yusuf kaplan
5 Temmuz 2012 Perşembe
‘Çevir sayfayı çevir!’
Koca bir kış... Bahar, yaz, sonbahar... Bir sonraki kış, sonraki bahar... Ardından gelen yaz... Yazın takip ettiği yağmurlu günler... Yağmurun ardından gelen karlı
akşamlar...
Ben diyeyim iki, siz deyin üç koca yıl...
Kırık camını naylon kaplasan, bir başka yerinden rüzgâr alan, oraya tahta çivilesen bu kez damı akmaya başlayan, akan yere kova yerleştirsen, aniden elektriği kesilen...
Neresinden tutsa insan kendisinin? Ki aslında tutamaz halde olur...
Bir kas yığını
halinde, bir yorganın altında “bugün de mi sabah oldu” diyerek ve şaşırarak dünyanın dönmesine...
Gözünü açmak
istemeyerek...
Ne adalete, ne
sevgiye, ne merhamete inanarak...
Kocaman dumanlı siyah bir boşluğun
içinde yağlı bir mide bulantısıyla anımsayarak o güne dek bütün olup biteni...
Bilirsiniz işte hepiniz...
Depresyon denilen kendini taşımaktan, ipte yürümekten, kılıç sallamaktan ve durmaksızın kaleyi savunmaktan bıkma hâli biraz
böyledir ya...
Bıkmak ve vazgeçmek...
Hiç bitmeyecek sandığımız...
Hiç bitmeyecek sandığınız...
Şu anda hiç bitmeyecek sandığın...
Bitecek biliyor musun...
Sana rağmen bitecek... Sen ne kadar
dirensen de bitecek...
***
“Hiç anlamıyorum bu insanları”
demeyeceksiniz...
“Hiç anlamıyorum, nasıl böyle
düşünebiliyorlar?”
“Hiç anlamıyorum nasıl böyle
davranıyorlar?”
“Hiç anlamıyorum...”
Demeyeceksiniz... Demeyeceğiz...
Dememeliymişiz...
Mutsuzluktan yeni bir güne başlayamayacak hale gelmene sebep olanlar bile olsa onlar... Mesela ipte yürürken seni iten dostun, düşmanına kılıç sallarken sen, şahdamarını kesen sevgilin, kendi kalenize gol atan takım
arkadaşın bile olsalar...
Anlam veremesen bile ihanete...
Anlamıyorum dememek gerekiyormuş...
Zaman “anlaşılır” kılmasa bile önce unutturuyor sonra önemsizleştiriyor ardından
hiçleştiriyormuş onları ve olanları...
Ve hatta...
Bir gün...
Eğer kınadığın biri varsa onun ayakkabısını giymene mutlaka bir fırsat veriyormuş hayat... Anlamadığını anlatmadan, göndermiyormuş seni yani...
***
Haldun Dormen dedi ki geçen pazar...
Işıl ışıl bir öğleden sonraydı hafta sonu... Mustafa abinin (Alabora) bir ömür yeşile bakan yaz evinde, güneş oynaş oynaş mavi havuzun üzerinde...
Bizlerse havuz kenarındaki öğle yemeği masasının etrafında... Derya Karadaş, Mehmet Turgut, Mustafa Üstündağ’la eşi, ben, Elif, Cem...
Göksel Kortay bir köşede elinde i-Pad bir yazı okuyor... Mustafa abi yağlı boya tablosunun başında, resim yapmakta... Banu Zeytinoğlu köpekleri Hüsrev ve Dayı ile mücadele etmekte... Haldun Dormen sardunyaların yanındaki koltukta elinde bir bulmaca...
Masadaki karpuz, kafamdaki hasır şapka, eteğimdeki çiçek deseni, Mehmet’in Mustafa abiyle uğraşması, Mustafa abinin Haldun
beyle şakalaşması... Göksel hanımın müdahalesi... Soğuk su doldurduğum bardağın sıcakta terlemesi...
Ben miydim bir zaman önce “bitecek mi bu karanlık” diye düşünen sahi?
Göksel hanım “Bir İngiliz filminde gibisin İclal bu şapkayla ve elbiseyle” dedi...
Sonra onlar sohbet ederken... Anımsadım da... Mustafa abi Banu’ya “Hüzün var bu kızın gözlerinde, ilk kez gördüm” demişti benim için bir akşam...
Başını kaçırdığım sohbetin ortasında Göksel hanım bana döndü “Haldun çabuk geçer olayların üzerinden, sayfayı çevirir ve devam eder” dedi...
Haldun Bey “öyle” dedi... “Bak yaz
başladı geçiyor bile... Vakit kısa... Çevir
sayfayı, çevir çevir...”
***
Eteğime baktım. Bir daha anladım. Haldun beyin gülümseyişindeki cümleyi tekrar ediyorum: Bütün hüzünler bitimlidir...
Bak yaz başladı, geçiyor bile...
akşamlar...
Ben diyeyim iki, siz deyin üç koca yıl...
Kırık camını naylon kaplasan, bir başka yerinden rüzgâr alan, oraya tahta çivilesen bu kez damı akmaya başlayan, akan yere kova yerleştirsen, aniden elektriği kesilen...
Neresinden tutsa insan kendisinin? Ki aslında tutamaz halde olur...
Bir kas yığını
halinde, bir yorganın altında “bugün de mi sabah oldu” diyerek ve şaşırarak dünyanın dönmesine...
Gözünü açmak
istemeyerek...
Ne adalete, ne
sevgiye, ne merhamete inanarak...
Kocaman dumanlı siyah bir boşluğun
içinde yağlı bir mide bulantısıyla anımsayarak o güne dek bütün olup biteni...
Bilirsiniz işte hepiniz...
Depresyon denilen kendini taşımaktan, ipte yürümekten, kılıç sallamaktan ve durmaksızın kaleyi savunmaktan bıkma hâli biraz
böyledir ya...
Bıkmak ve vazgeçmek...
Hiç bitmeyecek sandığımız...
Hiç bitmeyecek sandığınız...
Şu anda hiç bitmeyecek sandığın...
Bitecek biliyor musun...
Sana rağmen bitecek... Sen ne kadar
dirensen de bitecek...
“Hiç anlamıyorum bu insanları”
demeyeceksiniz...
“Hiç anlamıyorum, nasıl böyle
düşünebiliyorlar?”
“Hiç anlamıyorum nasıl böyle
davranıyorlar?”
“Hiç anlamıyorum...”
Demeyeceksiniz... Demeyeceğiz...
Dememeliymişiz...
Mutsuzluktan yeni bir güne başlayamayacak hale gelmene sebep olanlar bile olsa onlar... Mesela ipte yürürken seni iten dostun, düşmanına kılıç sallarken sen, şahdamarını kesen sevgilin, kendi kalenize gol atan takım
arkadaşın bile olsalar...
Anlam veremesen bile ihanete...
Anlamıyorum dememek gerekiyormuş...
Zaman “anlaşılır” kılmasa bile önce unutturuyor sonra önemsizleştiriyor ardından
hiçleştiriyormuş onları ve olanları...
Ve hatta...
Bir gün...
Eğer kınadığın biri varsa onun ayakkabısını giymene mutlaka bir fırsat veriyormuş hayat... Anlamadığını anlatmadan, göndermiyormuş seni yani...
Haldun Dormen dedi ki geçen pazar...
Işıl ışıl bir öğleden sonraydı hafta sonu... Mustafa abinin (Alabora) bir ömür yeşile bakan yaz evinde, güneş oynaş oynaş mavi havuzun üzerinde...
Bizlerse havuz kenarındaki öğle yemeği masasının etrafında... Derya Karadaş, Mehmet Turgut, Mustafa Üstündağ’la eşi, ben, Elif, Cem...
Göksel Kortay bir köşede elinde i-Pad bir yazı okuyor... Mustafa abi yağlı boya tablosunun başında, resim yapmakta... Banu Zeytinoğlu köpekleri Hüsrev ve Dayı ile mücadele etmekte... Haldun Dormen sardunyaların yanındaki koltukta elinde bir bulmaca...
Masadaki karpuz, kafamdaki hasır şapka, eteğimdeki çiçek deseni, Mehmet’in Mustafa abiyle uğraşması, Mustafa abinin Haldun
beyle şakalaşması... Göksel hanımın müdahalesi... Soğuk su doldurduğum bardağın sıcakta terlemesi...
Ben miydim bir zaman önce “bitecek mi bu karanlık” diye düşünen sahi?
Göksel hanım “Bir İngiliz filminde gibisin İclal bu şapkayla ve elbiseyle” dedi...
Sonra onlar sohbet ederken... Anımsadım da... Mustafa abi Banu’ya “Hüzün var bu kızın gözlerinde, ilk kez gördüm” demişti benim için bir akşam...
Başını kaçırdığım sohbetin ortasında Göksel hanım bana döndü “Haldun çabuk geçer olayların üzerinden, sayfayı çevirir ve devam eder” dedi...
Haldun Bey “öyle” dedi... “Bak yaz
başladı geçiyor bile... Vakit kısa... Çevir
sayfayı, çevir çevir...”
Eteğime baktım. Bir daha anladım. Haldun beyin gülümseyişindeki cümleyi tekrar ediyorum: Bütün hüzünler bitimlidir...
Bak yaz başladı, geçiyor bile...
Iclal Aydin
14 Haziran 2012 Perşembe
Eskiden ne güzeldi AKP yoktu Cemaat yoktu
Açtık, sefildik ama onurumuz vardı.
Millet akşam sabah o paşalarımızın sevgisiydi yatar kalkardı. Onların sözlerini karneyle alınmış ekmeğine katık yapardı.
Daha da önemlisi ne cemaat vardı ne AKP.
Bir CHP’miz vardı bir Paşamız. O da Allah’tan sonra kinci adamdı.
Memleket ne güzeldi o zamanlar. Hey gidi günler.
İsraf olmazdı. Karanlık dururken geceleri, kimse ışık yakmazdı… Birlik beraberliğimiz vardı. Zaten kimse sesini çıkarmazdı. Çıkarsa bile kimse onu duymazdı… Ortalık süt limandı. Paşamız vardı, karnemiz vardı, Biri bir söz dedi mi kimse ona karşı çıkmazdı. Birlik vardı, düzenlik vardı. Git şu şehri bombala dediğinde bile itiraz olmazdı…
O günler ne güzeldi. Ne AKP vardı ne Tayyip! Ve tabii cemaat de yoktu. Zaman zaman üç beş meczup birkaç nurcu çıkardı. Tıkardık içeriye onları da ortalık rahatlardı…
O zamanlar tüm memurlar ağa, gazeteciler paşaydı.
Memleket fakirdi amma, karnemiz vardı. ‘halk’ımız vardı. Gerçi şurada burada adına ‘millet’ denilen insanlar vardı ama çoğu fasa fisoydu… Öyle karınlarını kaşıyarak laf çakmazlardı… Gazetecilerin tamamı yandaştı.
Muhalefet olmazdı. Süt limandı memleket. Zaten memlekette bir tek CHP vardı bir de ötekiler… Ötekiler zaten davardı… Sesleri çıkmazdı, çıksa da kimse duymazdı. Gazeteciler böyle sersefil değildi, Hepsi paşalarının emrinde canla başla koşturur, izzette ser-efrâzdı. Zaten aynı zamanda CHP’li oldukları için içeri de atılmazdı…
Hey gidi günler hey. Ne güzel bir memleketimiz vardı. Millete hiç söz düşmezdi. Laf edenin de dili kopardı zaten. Üstelik o zamanlar ne AKP vardı, ne cemaat. Memlekette bir tek ‘halk’ vardı. Milletin canı cıksa bile bir değerleri olmazdı…
Her şey ‘halk’ içindi. O ne derse o olurdu. Zaten bir tek onların bahtı aydınlıktı. Ötekiler gericiydi, yobazdı… Duvar diplerinde oturur; kıllı göbeklerini kaşırlardı. Böyle olunca tabii ki millet davar, halkçılar, ‘muassır’dı.
O zaman da Fazıl Say vardı amma daha ‘fazıl’ değildi. Yılmaz Özdil vardı, Emin Çölaşan vardı fakat daha ne Özdil’in yılıp yılmayacağı belliydi, ne ötekisi çölü geçebileceğinden emindi…
Memleket açtı, sefildi amma onların sırtı pek karınları toktu. Milletin derdi ise çoktu. Allahtan o zamanlar AKP yoktu ve cemaat yoktu.
Çünkü o dönemlerde Kasımpaşa’da İmam Hatip de yoktu. Hoca efendiye gelince… Kim onun gibisini İzmir’e sokardı ki!
En ufak bir kıpırdama olunca, ortalık menemen olur, kelleler koltuklardan iner ve ‘baş’lar yeniden taş olurdu.
Bir gün dediler ki artık iki parti olacak memlekette. Millet onun ne olduğunu bilemezdi. İki parti ne demek?
Paşamızın partisi varken ve halk izzet ve itibar döşeğinde tek başına otururken, nereden çıkmıştı bu ikilik. İki parti olacakmış memlekette!
Ne güzeldi o zamanlar. Paşamız vardı, tek partimiz vardı, Meclisimiz’de yalnız Halk Parti’sinin esamisi okunurdu… Meclis dediğime bakmayın. Orada sadece efendi toranaga ve ortakları vardı. Seçim dediğin şey Paşa hazretlerinin ‘tensibi’nden ibaretti. Halk kimi isterse onu seçerdi…
O zamanlar AKP de yoktu, Cemaat de yoktu. Hatta İsrail bile yoktu. Milletin esemesi yoktu. Zaten o ne yapacağını da bilmezdi. O yüzden de seçimlerde, reyini göstermek zorundaydı. Kime oy verilmesi gerektiğini bilmezdi ki o… Kendi başına bıraksan yanlış yapardı… Paşamız dururken, Menderes’e oy vermek gibi bir hata yapması da muhtemeldi… O nereden bilecekti hayrını şerrini?
O yüzden de oyunu açıktan vermeliydi ki yanlış yapmasın. Öyle de oldu. Ve o sayede, halk, milletin bir yanlış yapmasına izin vermedi. CHP ezip geçti… Zaten en iyi bildiği ezip geçmekti…
Birileri çıkıp ‘seçime hile karıştırdınız’ diyordu ama kim takardı… Milleti takan yoktu ama adı Amerika mıydı neydi melanet birileri çıkmış, illa da sağlıklı seçim yapacaksınız diyordu.
Şimdi gel de kızmayın şu hain Amerikalıya. O zamanlar Tayyip yoktu, zaten ‘tayyib’lik işler de yoktu. Amma ‘Menderes’ diye bir hain vardı. Ve o işbirlikçi sayesinde CHP saltanatı kaydı.
Fitnecinin, tahrikçinin, ayrılıkçının biriydi. “Yeter söz milletindir!” diyordu. Millet ne halt edecekse. Arkasında Amerika olmasaydı, haddini hemen bildirirlerdi amma ne yaparsın bu Amerika ikide bir burnunu işlerine sokuyordu. Zaten kendisi de bir Amerikan oyunu idi ya(!) ne ise... İkisi bir olup halkın huzurunu bozdular.
Eskiden bir köyde bir katım elbise bulunmazken herkesin gardırobuna birkaç kat elbise girdi. Açlıktan ağzı kokan milletin gözü ekmek görünce başka şeyler de istedi. Fitne de öyle başladı zaten memlekette. Millet ekmek verilir mi? Köylere yol, su götürülür mü? Götürüldü işte.
Milletin gözü açılınca ‘şunu da isterim bunu da isterim’ demeye başladı. Memleketin düzeni de öyle bozuldu. Yoksa hala bir iğne bir iplikle günü gün etseydik, bu gazetecilerin keyfi kaçar mıydı?
Eskiden ne güzeldi oysa. Memlekette birlik beraberlik vardı, tek parti vardı. Getirdiler zorla içimize ikilik soktular. CHP neyimize yetmiyordu? Bir de Demokratlık çıkardılar memleketin başına yani. O gündür bugündür memleketin başı dertten kurtulmadı. Tek parti neyimize yetmiyordu. Tek görüş, tek slogan, tek adam! Çoklukta….
Sanki o demokratlık karın doyuracaktı? ‘Halk’ın keyfini bozmaktan başka işe yaramadı.
Oysa zaten memurların sırtı kalındı. İşçi de yoktu ki bir de sorunu olsun! Allahtan fabrika da yoktu işçinin çalışacağı. Hükümetimiz vardı, memurlarımız vardı, bir de CHP üyeleri vardı. Gazetecinin itibarı vardı… Onların da bir sorunu yoktu…
Millet açtı, açıktı. Gaz yoktu, bez yoktu. Memleketin yüzde sekseni karanlıktaydı amma ‘birlik’ beraberlik vardı. Ağalarımız vardı ve onların pohunun üstüne poh olmazdı.
Daha da güzeli ne AKP vardı ne cemaat!
Savcı bir vurdu mu bir de hâkim çarpardı. Onlar isteneni yapmazsa asker onları çarpardı. Allahtan sağlam(!), askerimiz vardı. Memleket onlara emanetti. Hainlik yapanı gördüler mi, tepesine binerlerdi. (Nitekim hep öyle yaptılar, ta ki AKP gelinceye kadar… Ve her işledikleri haltı gün ışığına çıkaran birileri çıkıncaya kadar. Onlara ‘cemaat’ diyorlardı… )
Dirliği birliği bozulan memlekette birileri çıkmış bir de ezan kamet istiyordu. ‘Tanrı ulu’yken ‘Allahu Ekber’ mi olunmuş. Ulu ulu adamlar çıkıp, ‘bundan sonra Tanrı ulu olacak’ demişken kimin haddine onu değiştirsin. İşte memleket böyle bozuldu. Özdil’i, Özkök’ü, Çölaşan’ı zivanadan çıkaran, kahırdan kahıra sokan işler öyle başladı…
Oysa eskiden ne güzeldi. Tanrıya onlar kıyafet biçiyor, halkı onlar seviyor, milleti onlar yönlendiriyor, bir dedikleri iki olmuyordu. Hele milletin onlar karşısında ‘ben şunu istiyorum’ demeye hakkı hiç yoktu! Tiranlık olimposunda oturur ahkam keserlerdi…
O zamanlar asker de onların askeriydi. “Hadi görev başına!” dendi mi dipçiğini kapıp sokaklara düşmekten başka şansı yoktu. Hele bir jandarmamız vardı ki…
Nitekim ne zaman paşalarının başı derde girse, gazeteci gidişattan rahatsız olsa hemen askerler imdada koşardı. Menderes’in -Allah rahmet eylesin- yazgısı da öyle başlamıştı. Bir gece gelip onu da milletin meclisini de onun meclise soktuğu fasa fiso insanları da alıp götürdüler.
Menderesi ve arkadaşlarını idam ettiler de memleket yeniden sükûn(!) buldu.
Ya böyle işte… Bir zamanlar ne güzeldi memleket. Jandarma geldi mi ne var ne yok elde avuçta alır giderdi. Paşamızın kafasının tası atmayı görsün, asker gelir, millete haddini bildirirdi. Gazetecilerimiz de izzet koltuğunda onları alkışlarlardı…
Fakat nedense işbirlikçi hainlerin(!) de ardı arkası kesilmiyordu. Her seferinde yeni bir işbirlikçi çıkıyor, memleketi eskisinden daha beter hale getiriyordu.
Hele bir Erbakan -Allah rahmet eylesin- vardı ki uslanmaz bir ‘nifakçı’ idi. Adil düzen istiyordu. Onların düzeninden daha adil düzen mi olurmuş?
Laiklik, cumhuriyet, demokrasi(!) diyeceğine iman diyor, milli görüş diyor, memleketi düze çıkarmalıyız, sanayi kurmalıyız, kendi alet edavatımızı biz yapmalıyız diyordu. Nifakçının tekiydi. Eski köye yeni adet getirmek istiyordu.
Allahtan ona fırsat vermemişlerdi amma şu Özal mıdır nedir, onu kontrol edememişlerdi. Öyle her ”höt!” dendiğinde ‘şapkasını da alıp gitmiyordu’. Memleketin içine eden oydu asıl. Dirliğini düzenliğini bozdu. Fakire fukaraya yol götürdü, onları parayla pulla tanıştırdı, sadece halk değil millet de refahtan payını alsın diyordu.
Oysa memleket ne rahattı. Memurun sırtı kalın, askerin keyfi yerinde, gazetecinin itibarı vardı… Servet de CHP’lilerde veya onların uygun gördüklerinde idi. Zenginlik neyine idi milletin? Özal milletin içine fitne soktu. Sonunda zehirlediler de adamı memleket yine kurtulmuştu(!)
Böyle işte… (Devam edecek!)
Mehmet Ali Bulut
16 Mayıs 2012 Çarşamba
Azıcık Sabır
Boşanma haberleri evliliklerin kötüye gittiği üzerinden değerlendirilir genelde. Bense her boşanma haberinde çocuklar varsa hemen yaşlarına bakarım. Son zamanlarda özellikle 1-4 yaş arasında çocuğu olan çok sayıda ailenin yuvalarının yıkıldığını görüp, kızımı büyütürken atladığımız eşiklere bir çok kişinin takıldığını fark ettim.
Çünkü çocuk bir yaşından dört yaşına kadar merak eden, karıştıran, peşinden koşturan, her şeyi kendi yapmak isteyen, inat eden, kendi kimliğini oluşturan, dediği olsun diye ağlayan, annesine son derece bağlı, oynamak isteyen sevimli bir yumurcaktır. Yaşadığımız pek çok kavga yeni rollerimizin tartışmalarıdır aslında. Anne ve baba olarak kavga ederiz pek çoğumuz. Çünkü bundan önceki tüm farklılıklar kişisel farklılıklarken, çocukla birlikte yetişme tarzımızın, yöntemlerimizin, kültürümüzün ne kadar farklı olduğunu fark ederiz. Uzmanlar sıkça “ortak bir dil” deseler de görünen o ki, hep ters bir rol paylaşımı da olur. Sabırlı-sabırsız, telaşsız-kaygılı, doğal-başkalarının söylediğini önemseyen… Dolayısıyla uzlaşma gerginliğiyle daha bir gerilen ve çocukla birlikte gelen bu kırılma anını evliliğin depremi yanılgısıyla yanlış bir tercih diye düşündüren zamanlar çok kişinin yaşadığı şeylerdendir.
Anne ve baba olmak insanı ters yüz eden bir şey, kabul etmek gerekirse. Bütün çocukluk anılarını bilinçaltından çıkarıp önümüze seren, yoran; ancak fark edersek bir yolculuğa iten muazzam bir duygudur aynı zamanda. İnsan hem kişisel hikayesinin yorgunluğunu atmaya çalışırken hem de anne baba olmayı öğreniyor bu süreçte.
Bir problem karşısında önce en bildiğimiz yöntemi kullanıyormuşuz. Dolayısıyla bilgi depomuzdan ilk çağrılan şiddetse onunla, bu depodan ilk çağrılan şefkatse onunla problemi çözmeye çalışıyoruz kriz anında… Bu farklılık da genelde “Çocuğa niye bunu dedin? Niye çocukla ilgilenmedin? Bu çocuk niye ağlıyor? Çocuğu niye düşürdün?” tartışmalarına kadar gidiyor. Üstelik hepimiz bunu çocuklarımızın iyiliği için yaptığımıza inanıyoruz.
Dediğim gibi bunu herkesin yaşadığı ortak bir sıkıntı gibi görmeyip kişisel bir zaafiyet olarak algılarsa insan, “Evlilik içinde mutsuz olacağıma, ayrılıp çocuğumu sağlıklı bir ortamda yetiştireyim” durumuna kadar gelebiliyor.
Rabbim büyük imtihanlar göstermesin ama çocuğun hem anneye hem de babaya duyduğu sevgi gösteriyor ki, birininden biri eksik kalırsa ya da roller tersine dönerse çocuk için en zor olanı asıl bu oluyor.
Ben her kriz anında kendime sıkça bunu hatırlatırım. Bunun bir süreç olduğunu ve normal olduğunu… Aslında bu farklılık bizi aile yapan unsura o zaman dönüşebiliyor. Çocuk kendi kişiliğini ortaya koymaya çalışırken bize de tüm farklılıklarımızdan mutlu bir aile çıkarma terbiyesi öğretiliyor Rabbimiz tarafından, bana göre…
Okumayı, düşünmeyi, duayı bırakmadan çocukla kurduğumuz bağ sebebiyle bütün kötü giden ilişkilerimizi düzeltebileceğimize inanıyorum ben. Tabii bu, tüm yaşadıklarımızın ardından sabırla fark edilen önemli unsur… Yoksa ilk eşikte takılanların hikâyelerini okumaya devam ederiz Allah korusun.
Hepsi geçiyor. Tartışan “karı ve koca” değil, “anne ve baba” rollerimiz genelde. İşin sırrı bu farkı görmekte sanki…
Ne dersiniz?
Tugba Akbey Inan
15 Mayıs 2012 Salı
Türkiye'nin dünyadaki seçimlere etkisi
Birer birer devriliyorlar... Türkiye düşmanlığı yapmak giderek kazandıran olmaktan çıkıyor, kaybetmede etkili olan faktörler arasında geliyor.
Nitekim beklenen yine oldu...
Almanya'da 1,5 yıl sonra yapılacak genel seçimlerde üçüncü kez başbakanlık koltuğuna oturmayı düşünen Angela Merkel, Almanya'nın en kalabalık eyaleti olan Kuzey Ren Vestfalya'daki seçimlerde büyük bir yenilgi aldı.
'Mini genel seçim' sadece Almanya için değil, Merkel'in Euro bölgesi planı için de bir referandum olarak görülüyordu.
Eyalet deyip geçmemek lazım. 18 milyon nüfuslu Kuzey Ren Vestfalya'nın ekonomik büyüklüğü tek başına Türkiye kadar...
Geçen hafta da Fransa'da Cumhurbaşkanı Sarkozy devrilmişti.
Yunanistan'ın akıbeti zaten belliydi.
Öncesinde İtalya, İspanya ve İngiltere'de yönetim değişiklikleri olmuştu.
Tarih yolculuğu içinde devletlerin ve milletlerin kaderini etkileyen temel faktör, insanlık tarihinin kırılma noktalarını oluşturan kritik eşiklerde kendinizi nerede konumlandırdığınızla ilgilidir.
Olmak ya da olmamak gibi bir tercihtir bu.
Alınacak kararlar milletlerin kaderini etkiler.
İttihatçı zümrenin Birinci Dünya Savaşı'na Almanya'nın yanında girme kararı nasıl ki Osmanlı Devleti'nin çöküşüne neden olduysa, bismillah deyip tarihin akışı içinde yeni bir yolculuğa çıkan Türk Milleti'nin Türk Kurtuluş Savaşı yıllarında gösterdiği tarihsel refleks de ülkemizin kaderinde belirleyici olmuştur.
Türkiye'yi işgal eden ülkelerin giriştikleri bu maceradan istedikleri neticeyi alamamaları, kurdukları tüm tuzakların, geliştirdikleri tüm senaryo ve planların Türk Milleti'nin azmi karşısında iflas etmesi, bu ülkelerin tamamında savaşı yöneten lider kadroların makam ve mevkilerini kaybetmesine, başta İngiltere ve Amerika olmak üzere, Fransa, İtalya ve Yunanistan'da hükümetlerin iktidardan düşmesine neden olmuştu.
Türk Kurtuluş Savaşı'nı örnek alan çoğu ulus, daha sonraki yıllarda başlarındaki esaret zincirini kırmak için harekete geçmiş ve kısa sürede çok sayıda millet bağımsız birer ülke olarak dünya sahnesindeki yerini almıştır. Bu açıdan Türk Kurtuluş Savaşı sadece Türk Milletinin destanı olmaktan çıkmış, ezilen tüm ulusların destanı ve efsanesi haline gelmiştir. Anadolu'daki gelişmeler dünyayı etkilemiştir.
Önceki hafta Avrupa kıtasında sonuçları dolaylı olarak Türkiye'yi de etkileyen 5 ülkede birden seçim yapıldı. 2012 yılı sonuna kadar dünyanın %53'ünde seçim var.
Bu tablo şu anlama geliyor:
Dünyanın pek çok ülkesinde iktidarlar el değiştirmeyi sürdürecek.
Yeni bir dünya geliyor.
Uluslararası siyasette masada kartlar yeniden dağıtılıyor.
Yeni ittifaklar doğuyor.
Yeni bölgesel güç merkezleri oluşuyor.
Dünyanın siyasi ve ekonomik ağır merkezleri değişiyor.
Dünyada liderliğe soyunan yeni ülkeler sahneye çıkıyor.
Bizim açımızdan tüm mesele, Türkiye'nin bu yeni fotoğraf karesinde nerede yer alacağı.
Dünya 2008 yılında başlayan küresel finans krizinin ardından sarsıntı geçirirken, Türkiye'nin aynı süreçte ayaklarının yere sağlam basması ve savrulmaması, yeni dünya fotoğrafı içinde ülkemize yeni fırsatlar oluşturdu.
Türkiye bir kalemde es geçilen değil, kendisi ile teması avantaj sağlayan, dostluğu güç kazandıran, düşmanlığı risk oluşturan bir ülke haline geldi.
İletişim çağının verdiği olanaklarla tüm dünya olan biteni yakından takip ediyor. Bu tabloda Türkiye'nin görmezden gelinmesi mümkün değil. Türkiye'nin kredi notunu düşük gösterenler kasıtlı olarak Türkiye'nin olumlu görünümünü perdelemek istiyorlar. Fakat artık mızrak çuvala sığmaz.
Üstelik ülkemizin jeo-stratejik konumu görmezden gelinmesine imkân vermiyor.
Çok sayıda yabancı devlet adamının ve küresel sermayenin önemli aktörlerinin ülkemize yoğun bir şekilde ziyarette bulunmasının bir nedeni de bu...
Türkiye'deki gelişmeler şu an dünyayı tahmin edilenden çok daha fazla etkiliyor.
Ülkemizde muhalefetin bir türlü çıkış yapamamasının bir nedeni de, dünyanın gittiği noktayı okumaktan aciz kalmaları...
Eğer Türkiye 10 yıl daha siyasi istikrarını ve ekonomik büyümesini sürdürürse, bu ülkenin 10 yıl sonra geleceği nokta sadece ülkemizin değil, tüm dünyanın gözlerini kamaştırır. Dış dünyada Türkiye'ye düşmanlık besleyen siyasetçiler kendi ülkelerinde de büyük ölçüde kaybeder. Türkiye'nin dostluğunu önemseyen siyasetçiler de kendi ülkelerinde çıkış yakalar.
Türkiye artık dışarıdan hizaya sokulan değil, dünyaya yön verme iddiasında olan bir ülke haline gelmeye başlamıştır.
Türkiye'yi yönetmeye talip partilerin ve siyasi aktörlerin bu perspektif içinde olması, kendilerini seçmen nezdinde daha popüler kılacağı gibi, toplumda umut oluşturmalarına da katkı yapar.
Daha da güzel günler geliyor. Hele az sabır...
Prof. Dr. Osman Özsoy
Nitekim beklenen yine oldu...
Almanya'da 1,5 yıl sonra yapılacak genel seçimlerde üçüncü kez başbakanlık koltuğuna oturmayı düşünen Angela Merkel, Almanya'nın en kalabalık eyaleti olan Kuzey Ren Vestfalya'daki seçimlerde büyük bir yenilgi aldı.
'Mini genel seçim' sadece Almanya için değil, Merkel'in Euro bölgesi planı için de bir referandum olarak görülüyordu.
Eyalet deyip geçmemek lazım. 18 milyon nüfuslu Kuzey Ren Vestfalya'nın ekonomik büyüklüğü tek başına Türkiye kadar...
Geçen hafta da Fransa'da Cumhurbaşkanı Sarkozy devrilmişti.
Yunanistan'ın akıbeti zaten belliydi.
Öncesinde İtalya, İspanya ve İngiltere'de yönetim değişiklikleri olmuştu.
Tarih yolculuğu içinde devletlerin ve milletlerin kaderini etkileyen temel faktör, insanlık tarihinin kırılma noktalarını oluşturan kritik eşiklerde kendinizi nerede konumlandırdığınızla ilgilidir.
Olmak ya da olmamak gibi bir tercihtir bu.
Alınacak kararlar milletlerin kaderini etkiler.
İttihatçı zümrenin Birinci Dünya Savaşı'na Almanya'nın yanında girme kararı nasıl ki Osmanlı Devleti'nin çöküşüne neden olduysa, bismillah deyip tarihin akışı içinde yeni bir yolculuğa çıkan Türk Milleti'nin Türk Kurtuluş Savaşı yıllarında gösterdiği tarihsel refleks de ülkemizin kaderinde belirleyici olmuştur.
Türkiye'yi işgal eden ülkelerin giriştikleri bu maceradan istedikleri neticeyi alamamaları, kurdukları tüm tuzakların, geliştirdikleri tüm senaryo ve planların Türk Milleti'nin azmi karşısında iflas etmesi, bu ülkelerin tamamında savaşı yöneten lider kadroların makam ve mevkilerini kaybetmesine, başta İngiltere ve Amerika olmak üzere, Fransa, İtalya ve Yunanistan'da hükümetlerin iktidardan düşmesine neden olmuştu.
Türk Kurtuluş Savaşı'nı örnek alan çoğu ulus, daha sonraki yıllarda başlarındaki esaret zincirini kırmak için harekete geçmiş ve kısa sürede çok sayıda millet bağımsız birer ülke olarak dünya sahnesindeki yerini almıştır. Bu açıdan Türk Kurtuluş Savaşı sadece Türk Milletinin destanı olmaktan çıkmış, ezilen tüm ulusların destanı ve efsanesi haline gelmiştir. Anadolu'daki gelişmeler dünyayı etkilemiştir.
Önceki hafta Avrupa kıtasında sonuçları dolaylı olarak Türkiye'yi de etkileyen 5 ülkede birden seçim yapıldı. 2012 yılı sonuna kadar dünyanın %53'ünde seçim var.
Bu tablo şu anlama geliyor:
Dünyanın pek çok ülkesinde iktidarlar el değiştirmeyi sürdürecek.
Yeni bir dünya geliyor.
Uluslararası siyasette masada kartlar yeniden dağıtılıyor.
Yeni ittifaklar doğuyor.
Yeni bölgesel güç merkezleri oluşuyor.
Dünyanın siyasi ve ekonomik ağır merkezleri değişiyor.
Dünyada liderliğe soyunan yeni ülkeler sahneye çıkıyor.
Bizim açımızdan tüm mesele, Türkiye'nin bu yeni fotoğraf karesinde nerede yer alacağı.
Dünya 2008 yılında başlayan küresel finans krizinin ardından sarsıntı geçirirken, Türkiye'nin aynı süreçte ayaklarının yere sağlam basması ve savrulmaması, yeni dünya fotoğrafı içinde ülkemize yeni fırsatlar oluşturdu.
Türkiye bir kalemde es geçilen değil, kendisi ile teması avantaj sağlayan, dostluğu güç kazandıran, düşmanlığı risk oluşturan bir ülke haline geldi.
İletişim çağının verdiği olanaklarla tüm dünya olan biteni yakından takip ediyor. Bu tabloda Türkiye'nin görmezden gelinmesi mümkün değil. Türkiye'nin kredi notunu düşük gösterenler kasıtlı olarak Türkiye'nin olumlu görünümünü perdelemek istiyorlar. Fakat artık mızrak çuvala sığmaz.
Üstelik ülkemizin jeo-stratejik konumu görmezden gelinmesine imkân vermiyor.
Çok sayıda yabancı devlet adamının ve küresel sermayenin önemli aktörlerinin ülkemize yoğun bir şekilde ziyarette bulunmasının bir nedeni de bu...
Türkiye'deki gelişmeler şu an dünyayı tahmin edilenden çok daha fazla etkiliyor.
Ülkemizde muhalefetin bir türlü çıkış yapamamasının bir nedeni de, dünyanın gittiği noktayı okumaktan aciz kalmaları...
Eğer Türkiye 10 yıl daha siyasi istikrarını ve ekonomik büyümesini sürdürürse, bu ülkenin 10 yıl sonra geleceği nokta sadece ülkemizin değil, tüm dünyanın gözlerini kamaştırır. Dış dünyada Türkiye'ye düşmanlık besleyen siyasetçiler kendi ülkelerinde de büyük ölçüde kaybeder. Türkiye'nin dostluğunu önemseyen siyasetçiler de kendi ülkelerinde çıkış yakalar.
Türkiye artık dışarıdan hizaya sokulan değil, dünyaya yön verme iddiasında olan bir ülke haline gelmeye başlamıştır.
Türkiye'yi yönetmeye talip partilerin ve siyasi aktörlerin bu perspektif içinde olması, kendilerini seçmen nezdinde daha popüler kılacağı gibi, toplumda umut oluşturmalarına da katkı yapar.
Daha da güzel günler geliyor. Hele az sabır...
Prof. Dr. Osman Özsoy
13 Mayıs 2012 Pazar
Utanmayı Unuttuk
İlk defa itiraf ediyorum, çocukluğumun geçtiği evde mutfağımızın arka penceresi arkada oturan komşumuza bakardı. Bir yaz, komşumuz evini üç aylığına İstanbul’dan gelen akrabalarına bırakıp gitti. Ben o zaman İstanbul’u çocuk aklımla o kadar büyük görüyordum ki İstanbul’dan gelmek benim için uzaydan gelmek gibi bir şeydi...
Meraklıydım ve çaktırmadan yeni gelen komşularımızı ara sıra tülün arkasından seyrediyordum... O zamanlar çocuk kalbimde iyi bir şey olmadığını hissederek kaçamak seyirlerle ve suçluluk duygusuyla karışık bir halde hemen camın önünden çekilirdim... Ne giydiklerini, ne yediklerini merak ederdik. Hayatlarını bahçede yaşadıklarından ve hayli gürültülü olduklarından, bir dizi seyreder gibi üç ay boyunca seyrederken, kaçamak bakışlarla vicdanımız arasında gidip geldiğimi hatırlıyorum...
Şimdiyse geldiğimiz noktada facebook adı verilen gözetleme kulemizde arkadaş olarak tıkladığımız herkesin hayatını yirmi dört saat gözetliyoruz da hiç birimizin vicdanı rahatsız olmuyor.
Yeni doğan bebekleri, anne-babalarından hemen sonra facebook penceresinde görmek mümkün. Dünyaya açılıyorlar hemen. Ve arkasından bir sürü tıklanma, beğenme... Yirmi dört saat içinde bebek meşhur oluveriyor.
Düğün resimleri, nişan resimleri, piknik resimleri avaz avaz “Bakın biz ne kadar da mutluyuz!” diye bağırıyorlar. Ve kendilerini beğenecekleri bekliyorlar. Onay bekleyen ve onay bekleyerek varoluşunu gerçekleştirme çabası sergileyen zavallı insanlara gönüllü olarak dönüşmekteyiz.
Herkes benliğini paketleyip sanal pazarda insanların beğenisine sunmakla meşgul...
Narsizm alabildiğine körüklenirken, herkes kendi benliğini tavaf etmeye ve karşılıklı olarak da diğer benlikleri bir alışveriş cinsinden onaylamayı alışkanlığa hatta bağımlılığa kadar götürmüş durumda.
Geçende dedesini kaybetmiş bir gencin dedemi kaybettim üzgünüm ibaresinin altındaki beğen butonu onun üstünde tıklanmıştı. Şimdi beğenenlere sormak lazım: Neyi beğendiniz acaba? Dedenin ölmesini mi, durumunu mu, üzgün oluşunu mu? Duygusunu herkesle paylaşmasını mı? Ben bulamadım cevabı, belki siz bulursunuz...
Bir danışanım sinir krizi içinde eşinden bahsediyordu, “Hafta sonunu nasıl geçirdiniz?” soruma karşılık: “Nasıl olacak? Evet, bir yere gittik gitmesine ama birlikte olmamıza rağmen birlikte değildik! Çünkü eşim elinde cep telefonuyla gördüğü çiçeğin resmini “Face”ye yükleyip gelen tıklara bakmaktan, yediğimiz yemeğin resmini çekip “Twitter”de paylaşmaktan, gerçekten bizimle olamadı!” diye yakınıyordu.
Nasıl hissettiğimizin nasıl gördüğümüzün, nasıl lezzet aldığımızın bir önemi kalmadı. Çünkü odak noktamız yaşamak ve anlamlandırmak değil! Yaşar gibi yapmak ve başkalarına göstermenin getirdiği narsist oyalanmayı yaşamak. Herkes göstermekle bu kadar meşgulken kim seyredecek acaba?
Bir çocuk resim yaptığında veya oyun hamuruyla bir şey ürettiğinde nasıl koşarak annesine göstermeye getirir, annesinin onayını beklerse ve annesinin onayını alamadığında mutsuz olursa, bugünün insanları da benzer şekilde sanal dünyadaki sanal bakışların beğen butonuyla tıklanarak onaylanmasının arayışına kaptırmış gidiyorlar.
Çocukluğun doğal ve aşılması gereken bu sürecini hala devam ettirmeye çalışmak, bir büyümemişlik durumudur ayrıca.
“Ben şuradayım, ben buradayım... Ben şunu yiyorum... Köpeğim kedinin peşinden koştu... Şimdi aksırdım...” gibi boş gevezeliklerden bahsedenlere soruyorum: Bana ne? Paylaşacaksanız gerçekten değerli olanı paylaşın, kendinizi değil. Bir hakikati paylaşın mesela. Bir düşünceyi ama önce kendiniz için hissedin, kendiniz için düşünün. Başkalarıyla paylaşmış olmak için değil.
Parmak uçlarında yaşayan sanal ortamlara bakmadan, beğenen sayısını veya kimin ne paylaştığını öğrenemeden uyuyamayan takıntılı insanların sayısı her geçen gün artmakta. Gün içinde Facebook’a baktığınız kadar, eşlerinizin ve çocuklarınızın yüzlerine baksaydınız daha keyifli insanlar olurdunuz şüphesiz. Beğen butonuyla yalancı onaylamaları bırakıp, gerçek dünyadaki sevdiklerinizin gerçek edimlerini onaylasaydınız daha mutlu olurdunuz inanın.
Sonuç olarak diyebilirim ki utanmayı unuttuk. Her halimizi ortada yaşıyoruz. Ve karşımızdakileri görmediğimizde sınırları daha da ileriye götürebiliyoruz. Her şeyin ifşa edilmesi, her yapılanın anında ortaya dökülmesi, yakın gelecekte ne türden ruhsal hastalıklara neden olacak, kestirmek zor değil! Paylaşmanın anlamının kaybolduğu, utanmanın utancından kaybolduğu günlere kalmadan kendimizi sorgulamanın zamanı gelmiştir diye düşünmekteyim...
Nazlı Özburun / Aile Terapisti
nazliozburun@gmail.com
10 Mayıs 2012 Perşembe
Evin annesi toplumun aynası
Şefkat kahramanı kadın çok defa kendi rolünü seçemiyor günlük hayatta. Kimi mesaisini kimi de ev işlerini abartıp her şeyden önce bir eş ve anne olduğunu unutuyor. Zamanla bu naif ruh, eşya ile hayat koşuşturmacası arasında yitip gidiyor.
Bir yolculuk sırasında Allah Resûlü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) Enceşe isimli bir arkadaşı develerin önünde, daha hızlı yürümeleri için şarkı söyleyerek tempo tutmaktadır. Şarkı hızlanır, tempo yükselir ve develerin sürati de artar. Develerin üzerinde bulunan hanımlar için endişelenen Peygamber Efendimiz, Enceşe'ye seslenir: "Enceşe dikkat et! Billurlar kırılmasın!" Kalben naif ve yaratılış itibarıyla şefkat kahramanı kadını ne de güzel tanımlar bu ifade: Billur! Öyle ki üzerine şefkat güneşi vurduğu zaman göz kamaştıran ama bir o kadar da kırılgan ve hassas bir fıtrattır o. Bu hassas ruha herkes bir rol biçer hayatında. Kimine yâr, bazısına evlat ama en çok da annedir kadın, Âdemoğluna. "Cennet annelerin ayakları altındadır." hadis-i şerifi de gösteriyor ki annelik, dünyadaki en kutsal rollerden biri. Anneler Günü dolayısıyla yapılan programlarda ve yayınlanan haberlerde onların değeri defalarca dile getiriliyor, getirilecek. Tabii ki annelerimiz birer şefkat-fedakârlık abidesi ve biz onların hakkını hiçbir şekilde ödeyemeyiz. Fakat biz onları bu kez farklı açılardan anlatmak istedik. Gayemiz sadece bir fotoğraf sunmak değil elbette. Arzumuz en çok da 'toplumun aynası' olan kadınlarımızın kendilerine ayna tutmalarını sağlamak. Annelerimizin, taşıdıkları sıfatın mahiyeti hakkında kendilerini biraz olsun sorgulamalarına yardımcı olmak. Zira pek çok kadın, ne rolünü ne de bu rolün gereklerini bugün Rabb'inin istediği ölçüde belirleyemiyor. Üstelik kahramanı olduğu oyunda erkeklerin kimi zaman din kimi zamansa örf menşeili tariflerine de maruz kalabiliyor çoğu zaman. Başkalarının kurduğu '-meli, -malı' cümlelerine ayak uydurma yolunda ömür tüketiyor bu naif ruh.
Toplumda önceden kadınlar, 'çalışan' ve 'ev hanımı' şeklinde tanımlanırken, günümüzde bu ayrım ortadan kalktı. Bunun yerine 'çalışan' ve 'çalışmayan' kadın kategorisi kullanılmaya başlandı. Biz de bu kategorilerde yer alan kadınların yanlış algılarını değiştirmeye çalışacağız.
Ev hanımı statüsü bugün her iki grubu da kapsar hale geldi. Zira dışarıda işçi veya işveren olan da evinde oturan da aslında evinin hanımı. Fakat kimisi 'hanım' kelimesinin büyüsüne fazla kapıldığı için midir bilinmez, eşinin gönlündeki 'sultan' makamını unutarak kendisini ev işlerine kaptırıveriyor. Öyle ki gün kızıl örtüsüne bürünüp uzaklaşırken o, hâlâ bir şeyleri temizleme telaşında oluyor. Çocuğuyla ilgilenmeyi bile çoğu zaman temizlikle eş tutuyor. "Ben iyi ve ilgili bir anneyim. Çocuğumun üstü başı tertemiz!" cümleleri de buna tanıklık ediyor çoğu zaman. Oysa çalışanıyla çalışmayanıyla bütün ev hanımları bilir ki ev işi nankördür! Sanki dün bir dolu kimyasal temizlik malzemesi içinde çırpınarak pırıl pırıl yapılan ev orası değildir. Hal böyle olunca bu temizlik fiili her gün aynı şekilde tekrar ediliyor. Ne deterjan kokuları arasında Rahman'ın hediyesi çocuğun kokusu duyulabiliyor ne de banyodaki aynanın lekesi kadar yavruların kalbindeki boşluk düşünülebiliyor. Adeta eşyanın hizmetçisi haline gelen kadın, dünyada ikinci plana atamayacağı annelik rolünü unutuveriyor.
Çocuğun dünyaya gelmesiyle birlikte 'kaliteli zaman tanzimi' yapamayan nice anneler, adeta eşya ile çocuğu arasında yitip gidiyor. Bazıları evladına duyduğu ilgiyi o kadar abartıyor ki tek dertleri onların mutluluğu, sağlığı, başarısı ve mesleği oluyor. Belki de gösterdikleri aşırı fedakârlık sebebiyle aynı ilgiyi büyüdüklerinde bu kez çocuklarından bekliyorlar. İyi bir iş sahibi olmaları için tabiri caizse "saçlarını süpürge ettikleri" biricik oğul ya da kızlarının, aynı hassasiyetle kendilerine bakmalarını arzu ediyorlar. Bu durum da malum kayınvalide-gelin/kayınpeder-damat vs. sorunların yaşanmasına yol açıyor.
Ev işi ve çocuk bakımı yüzünden kendini geliştirmeye fırsat bulamayan kadınların sayısı da az değil. İyi bir evlat yetiştirmek için dahi kitap okumayan, evinin içerisinde bile olsa fikir ya da fiil üretmeyen kadının hanımlığı sadece dört duvar arasında kalıyor. O evde dururken çocuklar okulda, eş ise işi gereği girdiği ortamlarda yeni şeyler öğrenerek kendini geliştiriyor. Fakat eve döndüklerinde bu birikimi aktaracak bir muhatap bulamıyorlar. Bu da zamanla aile içi iletişimsizliğe sebep oluyor. Gerisi acı ama bilindik bir hikâye: Yıllar geçtikçe eşini beğenmemeye başlayan beyler, annesini, kutsalını küçümseyen evlatlar ve kendine güvenini yitirip amaçsız kalan bir kadın...
Aile danışmanı İnci Yeşilyurt, ev işlerinin eskiden olduğu gibi kazanda kaynatılan çamaşırlar, kömürde ısıtılan ütüler ve taşıma su ile yıkanan bulaşıklar gibi olmadığına vurgu yaparak değişen ev hanımlığına dikkatlerimizi çekiyor. Kadınları çalışan ve çalışmayan diye ikiye ayıran Yeşilyurt, bu fikrini şöyle açıklıyor: "Günümüzde dışarıda çalışan da evinde oturan da ev hanımı aslında. Çünkü çalışmayan kadınların günlerini tükettiği ev işlerini çalışan kadınlar da yapıyor. Üstelik çalışanlar, 'Günün nasıl geçti?' sorusunun cevabında bu yaptıklarına hiç yer vermiyor." Öyle ki çalışan kadının işe gitmeden önce çamaşır makinesine attığı beyazlar, iş dönüşü bir önceki akşam hızlıca pişirdiği iki çeşit yemek ve akşam çayı sonrasında belki yarım saatini alan ütü, işyerinde harcadığı 10 saatlik mesainin yanında dile getirilmiyor bile. Halbuki tüm bu uğraşlar, çalışmayan bir kadın tarafından akşam eşiyle yaptığı sohbette yapılan konuşmanın yegâne teması olabiliyor. Tabii her ikisinin bu işlere harcadığı vakit gibi ortaya çıkan ürünün kalitesi de değişebiliyor. Kastımız ev işlerinin küçümsenecek şeyler olduğu değil elbette. Ama bunlar hayatın gayesi ve merkezî uğraşı haline getirilecek kadar da önemsenmemeli.
Çalışmayan kadınların çoğu, iş hayatını, uzun mesaileri ve evlerine fazla vakit ayıramama endişesiyle eleştiriyor. Zira bugün kadın, özellikle kalifiye mesleklerde ya full-time çalışmak zorunda ya da mesleğinden vazgeçip evde oturmak durumunda kalıyor. Oysa çalışmak sadece 08.00-17.00 mesai yapma şeklinde algılanmamalı. İnsan isterse evinden hiç çıkmadan da el becerisi, internet veya telefon aracılığıyla iş dünyasına katkıda bulunabilir. Ya da işverenlerin sağlayacağı part-time çalışma olanaklarıyla mesleğini, evini ve ailesini ihmal etmeden icra edebilir.
EVİNİN HANIMI OLDUĞUNU UNUTAN ÇALIŞANLAR
Dilerseniz film şeridini burada kesip şimdi de çalışan ve üretime katılan ancak evinin hanımı olduğunu unutan bir kadın portresine göz atalım. Çünkü hayat koşuşturmasına kendisini ziyadesiyle kaptıran çalışan kadınların da handikapları yosk değil. Bazıları kendine göre iyi bir bilgi birikimi edinmiş olsa dahi bunu paylaşmak için ailesine vakit ayırmadığından huzuru yakalayamayabiliyor. Yitip giden bir neslin yetişmesi bir yana, kalbine ihsan buyrulan kadınlık şefkatini, eşine de hakkıyla aktaramıyor. Ev işlerinde yardım edeni de yoksa her yere yeteyim derken hiçbirisine yetişemiyor. Muhabbet, huzur ve Allah rızasını yakalama adına kıyılan nikâhın gerekleri yıllar geçtikçe unutuluyor. Böylece sürüp giden tempolu iş hayatı karı-kocayı emeklilik günlerine ulaştırıyor. Artık boş vakitleri çoğalan yaşlı çift, huzurun önemini anlıyor. Fakat elden kaçan gençlik günleriyle birlikte insanın hayat neşesi ve enerjisi de azaldığı için geriye keşkelerle dolu bir geçmiş kalıyor.
Peki iş temposu arasında çokça olmasa da kaliteli vakit geçirilemeyip yitirilen nesil ne durumda dersiniz? Çocuklar bahane dinlemez. Çok defa onların umurunda değildir çalışmaya sebep olarak gösterilen iyi bir gelecek vaadi. Annesiz geçen günlerini sayan çocuk için önemli olan maddî imkânlardan ziyade ilgi ve şefkattir. Annesi işteyken uyuduğunda değil, birlikte kahvaltı edeceği sabahlara uyandığında mutlu olur. Büyüdüğünde annesinin paylaştığı bilgi birikimleri çok kıymetli hayat tecrübesi olsa bile aslında ona daha çok yalnız kaldığı zaman dilimlerini hatırlatır. Bu sebeple bakıcısıyla ya da kreşlerde oynadığı oyunları anlatmak istemez arkadaşlarına. Öyle ki bazı çocukların en büyük hayali harçlıklarıyla annesinden zaman satın almaktır. Kimi annesi kadar sosyal hayatta güçlü olduğunu zanneder. Ama ne zaman bir zorlukla karşılaşsa o an fark eder düştüğü yanılgıyı.
Konya Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Göka, son 50 yılda ivme kazanan bir değişimle çalışan kadınların handikaplarının iyice gün yüzüne çıktığını düşünüyor. Prof. Dr. Göka'ya göre dışarıda çalışmayı şart koşan bu değişim, bireysel özgürlükleri alabildiğince teşvik ederken, aile değerleri ve akrabalığı ise önemsizleştiriyor: "Ev içinde anne-baba-çocuk birlikte geçirdiğimiz zamanlar ve evlerdeki çocuk sayısı giderek azalırken, boşanmaların, tek ebeveynli çocukların, yalnız yaşayanların hızla arttığı bu süreç çok da hızlı akıyor."
HUZURU YAKALAMAK ELİMİZDE
Anlattığımız çalışan ve ev hanımı portreleri tabii ki uç örnekler. Kastımızsa her iki rolün de hakkını gerektiği ölçüde verebilme kaygısına vurgu yapmak. Ev işleri ve ailesi ya da çalışma hayatı ve ailesi arasında denge kuramayan kadın, orta yolu nasıl bulacak peki? İnci Yeşilyurt, burada kadının kaliteli zaman tanzimi ve üretkenliği üzerinde duruyor. Yani ister 10 saatlik bir iş mesaisi olsun isterse çalışmasın, bir kadının tüm bu problemlerin üstesinden gelmesi hem kendi hem de eşinin elinde. Zira kadının rolünü biraz da eşi belirliyor. Öncelikle günlük, aylık ve yıllık planlar yapılarak bir takvim hazırlanabilir. Burada yazar Mehmet Paksu'nun kendi ailesinde uyguladığı 'Beş S' formülüne bakmakta fayda var. Zira o, 'Sofra, Sayfa, Seccade, Seyahat ve Sevgi Birliği' olarak açılımını yaptığı formül ile ailesinin huzurunu sağlıyor. Paksu, aile bireylerinin toplandığı 'sofra' birliğinde, problemlerin daha çabuk çözüme kavuştuğu kanaatinde. Yuvayı çevreleyen mutluluk zincirinin ikinci halkası 'sayfa' birliği. Aynı odada uygulanan kitap okuma saatinin çok önemli olduğunu ifade eden yazara göre her bireyin okuduğu bilgileri paylaşması, bu birliğin en önemli amacı. Dinî yaşamda ayrılıklar olduğu zaman ailede problemler ortaya çıkabileceğine dikkat çeken Paksu, 'seccade' birliğini de olmazsa olmaz kabul ediyor. Dördüncü S olan seyahat, aileyi sosyal yaşama katan önemli bir diğer unsur. Çünkü buradaki amaç, aileden biri tek başına nereye gidiyorsa mümkünse hep birlikte ona eşlik etmek. Bu şekilde ebeveyn çocuklarının gittiği yerlerden haberdar oluyor ve aile bireylerinin karıştığı sosyal ortam yerinde görülüyor. Mehmet Paksu'ya göre, ilk dört S yerine getirildiğinde, ana halka olan 'sevgi' birliği de kendiliğinden kuruluyor.
Yazar Paksu'nun formülü ilk bakışta bize uzak görünebilir. Ancak günümüzde birçok insan, ailesi ile bu örnek yaşamı sürdürüyor. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin tanımıyla evinin 'kutup yıldızı' olan kadın, bu örnek yaşamın en temel öğesi. Hem evinin işlerini yapan hem de kendi el becerisi ölçüsünde üretime katılan kadınların sayısı oldukça fazla. Üstelik onlar, ne çocuklarını ne de eşlerini ihmal ediyor. Gazeteci-yazar Şemsinur Özdemir, bu kadınların örnek hayatlarını 'Hizmet Anneleri' adıyla kitaplaştırmıştı. Gününü namaz vakitleriyle 5'e ayırıp iki vakit arasında hayra koşturan bu şefkat kahramanları, sosyal hayata da karışıyor. Arkadaşlarıyla bir araya geliyor, koyu çay sohbetlerine dalıyor, gezilere katılıyorlar... Ancak bu uğraşların hiçbiri, onlara eş olmayı ve anneliği unutturmuyor. Allah dostlarının dediği gibi bir kere hedefe Allah rızasını koydukları zaman oturmaları da, kalkmaları da, konuşmaları da, susmaları da hep rıza eksenli oluyor.
Kitapta anlatılan örneklerden hareketle günümüzde kadınlar arasında yaygın olan altın günleri ve çay partilerinin içeriği yeniden gözden geçirilebilir. Mesela bu tür ortamlarda onun bunun hakkında konuşmak yerine aile eğitimi, çocuk yetiştirme, kişisel gelişim alanlarında fikir alışverişinde bulunulabilir. Evine maddî katkıda bulunmak isteyen bir kadın, vasıflarına göre evinde yabancı dil, hat, dikiş-nakış gibi dersler verebilir. Ayrıca isteyen her kadın, öğrenci, kimsesiz, felaketzede ya da sivil toplum kuruluşlarına destek olmak amacıyla düzenlenen kermes, konser, sergi gibi faaliyetlere katılabilir.
Bu öneriler yerine getirildiğinde kadın tam da yaradılış gayesine tevafuk eden bir hayat disiplini içerisine girmiş olacak. Böylece kadının başrolde olduğu anne-çocuk, karı-koca, gelin-kaynana ilişkilerinde geçimsizlik, huzursuzluk ve iletişimsizlik gibi problemlerin de üstesinden gelinebilecek. Zaten Allah Resûlü de "İki günü bir olan ziyandadır." demiyor mu? Zira O (sallallahu aleyhi ve sellem), hem bir eş hem ebeveyn hem de tüm bunların üzerinde bir kul olarak planlı bir hayat yaşamış ve gününü belli bölümlere ayırmıştı. Ailesi, Peygamber olarak yapacağı tebliğ vazifesi ve Rabb'ine kulluk etme adına yaptığı üçlü taksim, bizlere iyi bir örnek. Hazreti Peygamber, bu paylaşımda adaleti öyle güzel gözetiyor ki, ailesine ayırdığı vakitte kulluğuna dair bir şeyler yapmak istediğinde eşine dönüp "Ya Aişe! İzin verir misin Rabb'ime kulluk edeyim?" diyecek kadar ince davranıyor.
Kabul edelim ki hayatta hiçbir meslek, çalışma ve sorumluluk bütün insanlığın ebedî hayatını kurtarma adına yapılan tebliğ vazifesinden önemli ve ağır değil. Bu ağır vazifeyi yerine getiren Allah Resûlü, o yoğunluğu arasında ailesiyle kaliteli vakit geçirebiliyorsa, uzun mesai ya da ev işlerini bahane ederek çocuk ve eşlerimizi ihmal eden bizlerin kendini sorgulaması gerekiyor sanırız. Tüm bunların ötesinde görmemiz gereken büyük resim ise yaradılış gayemiz olan kulluğa ne kadar ehemmiyet verdiğimiz.
3 Mayıs 2012 Perşembe
2 Mayıs 2012 Çarşamba
Doğrudan Kur’an çağı
Batı’da siyasi olarak sağ yükselirken ve Müslümanlara yönelik kısıtlayıcı uygulamalar artarken İslam da olmadık şekilde intişar ediyor ve yayılıyor. Fransa’da İslam, doğrudan veya dolaylı veya müspet ve menfi olarak seçimlerin malzemesi haline gelmiş bulunuyor. Sarkozy, Fransa’da 700 kadar caminin kendi aleyhinde birleştiğini ileri sürüyor. Keza Sarkozy seçimlere malzeme çıkarabilmek için Hasan el Benna’nın torunu Tarık Ramazan’a da sataşıyor. Onun sayesinde Tarık Ramazan, Fransız seçimlerinin ikonlarından birisi haline geldi. Sarkozy, Tarık Ramazan’ın da seçimlerde Müslüman kitlelerin Sosyalist aday Hollande lehinde oy vermeye imale ettiğini ileri sürüyor. Esasında fabrikasyon veya imal olan bu atıf, Tarık Ramazan tarafından yalanlanmakla kalmamış aynı zamanda Ramazan muhatabının salgıladığı zehri boşa akıtmak için seçimlerde favorisinin Sarkozy olduğunu söylemiştir!
Sarkozy ile Ramazan zıtlaşması başörtüsü meselesinden kaynaklanıyor. Stasi Komisyonu sırasında Tarık Ramazan, Sarkozy’nin başörtüsünü kısıtlaması yönündeki çabalarına itiraz etmiş ve eleştirmişti. İkisi televizyon ekranlarında başörtüsü meselesiyle alakalı olarak karşı karşıya gelmişti. Sarkozy bizdeki 28 Şubat sürecindeki bazı üniversite rektörlerini andırıyor. Kemal’ler silsilesindeki Kemal Gürüz ve Kemal Alemdaroğlu gibi. Sarkozy sürekli olarak Tarık Ramazan karşısındaki hazımsızlığını dile getiriyor. Seçimlerde Tarık Ramazan ve İslam’ı malzeme ve sağcılara yem yapmak isterken Ramazan’ın aydın olmadığını da söylemiştir. Artık aydın kriterini de Sarkozy belirliyor. Zira kendisine göre aydın Bernard Henri Levi tipindeki Siyonist filozoflar olmalıdır. Kendisi gibi Yahudi asıllı olan Kahn’a bile komplo kurduğu ileri sürülen Sarkozy’nin gözleri dönmüş olmalı. Lakin Sarkozy sayesinde Levi ile Ramazan arasındaki fark da açığa çıkmakta ve ilk defa Müslümanlar Fransa ve Batı’da entelektüel ağırlıklarını hissettirmektedirler. Maalesef Sarkozy gibiler sayesinde Fransa’da Cumhuriyet din düşmanlığı haline gelmiş ve cumhuriyet ilkeleri neredeyse SSCB dönemindeki komünist ilkelere benzetilmiştir.
*
Sarkozy’nin ifadesiyle Fransa’da cami sayısı 700’ü bulurken Kentucky Üniversitesi İslami Araştırmalar hocası İhsan Bagby’nin araştırmalarına göre ABD’deki cami sayısı 2000 yılında 1209 iken 12 yıllık aradan sonra 2.106’ya ulaşmış bulunuyor. Cami sayısı 2000 yılından günümüze yani 12 yıllık dilimde yüzde 74 oranında artmıştır. (http://arabnews.com/opinion/columns/article622362.ece). Başka bir araştırmaya göre de, ABD’de Müslümanların nüfusu Yahudilerin nüfusunu geçmiş ve 2000 yılından itibaren Müslümanların sayısı 1.6 milyon civarında artış kaydetmiştir. Fransa’da da Protestanların sayısını aşan Müslümanlar Katoliklerden sonra ikinci dini grup haline gelmişlerdi. ABD’de en büyük dini grubu Protestanlar teşkil etmektedir. Onlardan sonra Katolikler 58 milyon ile ikinci sırayı almaktadır. Üçüncü sırada ise Müslümanlar gelmektedir. İhsan Bagby 2001 yılından itibaren cami merkezli araştırmalar yapmakta ve camilerin radikalizm değil entegrasyon merkezi haline geldiklerini ve Amerikalı Müslümanların genelinin kendilerini önce Amerikalı hissettiklerini veya tanımladıklarını ifade etmektedir. Bu alan araştırma ve çalışmaları ABD’nin Bernard Henri Levi’si mesabesindeki Daniel Pipes gibiler tarafından camileri masum gösterme kampanyası olarak algılanmıştır. Verilerin çarpıtıldığını ve tahrif edildiğini ileri sürdürmektedir. İhsan Bagby’ye göre, Amerikalı imamların kahiri ekserisi (en az yarısı) İslami kuralları modern şartlar ışığında yorumlamakta ve maslahat çerçevesinde esnek olarak anlamaktadır. İmamların sadece yüzde 10'u İslami kuralları harfi olarak anlamakta ve (canonical interpretation) yorumlamaktadır.
*
Buna mukabil, şüpheci odaklar hala Müslümanları ve camileri tarassut altında tutmakta ve Müslümanları potansiyel suçlu addetmektedir. Sözgelimi, İncilci Hıristiyanlar İslam’ın yayılmasıyla alakalı alarm zillerini çalıyor ve TLC Kanalı gibi kanallarda “All-American Muslim”, "Bütün Amerikalılar Müslüman" gibi kışkırtıcı reklamlar vermektedirler. Bu kışkırtmayı 2004 yılında Bernard Lewis Avrupa düzeyinde yapmış ve mutaassıp insanların kulağına kar suyu kaçırmak istemiştir. Avrupa’nın, nüfus göçleri ve Müslümanların doğum oranları nedenleriyle yüzyıl içinde tamamen Müslüman olacağını öngörmüş daha doğrusu Avrupa kamuoyunu ve karar mercilerini kışkırtmıştır. 28 Temmuz 2004’te Alman Die Welt dergisine verdiği mülâkatta Lewis aynen şunları söylemiştir: “Yüzyılın sonuna kadar Avrupa’ya İslâm hakim olacaktır. Avrupa Arap batısının, Magreb’in bir parçası haline gelecektir.” Lewis Avrupa’nın paranoyasını kışkırtmıştır. Bu paranoya nedeniyle New York Polisi Müslümanlara yönelik olarak gözetleme ve tarassut programı uygulamıştır. Genel tabloya baktığımızda ‘İslam bihayr’ demekten kendimizi alamıyoruz. Kur’an ve İslam, Allah’ın himayesi altındadır. Ve bu himaye her geçen gün kendisini daha fazla hissettirmektedir. 11 Eylül ise hayra dönüşen bir şer makamında kalmıştır. 11 Eylül hadisesi, Bediüzzaman’ın Ağrı Dağı rüyasının küresel versiyonunu temsil etmektedir. Arapların deyimiyle: Rubbe darretin nafia/ Bazı zararlı şeyler faydalıdır. Bediüzzaman’ın dediği gibi surları yıkılan çağda Kur’an kendini savunuyor.
ABD’deki Terry Jones gibi bazı kendini bilmez papazlar Kur’an-ı Kerim’i yaksalar da Kur’an kendini her düzeyde müdafaa etmektedir. Bediüzzaman'ın anlatımıyla rüya şudur:
"Birinci Sebep: Eski Harb-i Umumîden evvel ve evâilinde, bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ müthiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: "Ana, korkma. Cenâb-ı Hakkın emridir; O Rahîmdir ve Hakîmdir." Birden, o hâlette iken, baktım ki, mühim bir zat bana âmirâne diyor ki: "İ'câz-ı Kur'ân'ı beyan et." Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâptan sonra, Kur'ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'ân'a hücum edilecek; i'câzı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'câzın bir nev'ini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım. Madem i'câz-ı Kur'ân'ı bir derece beyan, Sözlerle oldu. Elbette, o i'câzın hesabına geçen ve onun reşehâtı ve berekâtı nev'inden olan hizmetimizdeki inâyâtı izhar etmek, i'câza yardımdır ve izhar etmek gerektir. İkinci Sebep: Madem Kur'ân-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imamımızdır…"
Mustafa Özcan
Sarkozy ile Ramazan zıtlaşması başörtüsü meselesinden kaynaklanıyor. Stasi Komisyonu sırasında Tarık Ramazan, Sarkozy’nin başörtüsünü kısıtlaması yönündeki çabalarına itiraz etmiş ve eleştirmişti. İkisi televizyon ekranlarında başörtüsü meselesiyle alakalı olarak karşı karşıya gelmişti. Sarkozy bizdeki 28 Şubat sürecindeki bazı üniversite rektörlerini andırıyor. Kemal’ler silsilesindeki Kemal Gürüz ve Kemal Alemdaroğlu gibi. Sarkozy sürekli olarak Tarık Ramazan karşısındaki hazımsızlığını dile getiriyor. Seçimlerde Tarık Ramazan ve İslam’ı malzeme ve sağcılara yem yapmak isterken Ramazan’ın aydın olmadığını da söylemiştir. Artık aydın kriterini de Sarkozy belirliyor. Zira kendisine göre aydın Bernard Henri Levi tipindeki Siyonist filozoflar olmalıdır. Kendisi gibi Yahudi asıllı olan Kahn’a bile komplo kurduğu ileri sürülen Sarkozy’nin gözleri dönmüş olmalı. Lakin Sarkozy sayesinde Levi ile Ramazan arasındaki fark da açığa çıkmakta ve ilk defa Müslümanlar Fransa ve Batı’da entelektüel ağırlıklarını hissettirmektedirler. Maalesef Sarkozy gibiler sayesinde Fransa’da Cumhuriyet din düşmanlığı haline gelmiş ve cumhuriyet ilkeleri neredeyse SSCB dönemindeki komünist ilkelere benzetilmiştir.
*
Sarkozy’nin ifadesiyle Fransa’da cami sayısı 700’ü bulurken Kentucky Üniversitesi İslami Araştırmalar hocası İhsan Bagby’nin araştırmalarına göre ABD’deki cami sayısı 2000 yılında 1209 iken 12 yıllık aradan sonra 2.106’ya ulaşmış bulunuyor. Cami sayısı 2000 yılından günümüze yani 12 yıllık dilimde yüzde 74 oranında artmıştır. (http://arabnews.com/opinion/columns/article622362.ece). Başka bir araştırmaya göre de, ABD’de Müslümanların nüfusu Yahudilerin nüfusunu geçmiş ve 2000 yılından itibaren Müslümanların sayısı 1.6 milyon civarında artış kaydetmiştir. Fransa’da da Protestanların sayısını aşan Müslümanlar Katoliklerden sonra ikinci dini grup haline gelmişlerdi. ABD’de en büyük dini grubu Protestanlar teşkil etmektedir. Onlardan sonra Katolikler 58 milyon ile ikinci sırayı almaktadır. Üçüncü sırada ise Müslümanlar gelmektedir. İhsan Bagby 2001 yılından itibaren cami merkezli araştırmalar yapmakta ve camilerin radikalizm değil entegrasyon merkezi haline geldiklerini ve Amerikalı Müslümanların genelinin kendilerini önce Amerikalı hissettiklerini veya tanımladıklarını ifade etmektedir. Bu alan araştırma ve çalışmaları ABD’nin Bernard Henri Levi’si mesabesindeki Daniel Pipes gibiler tarafından camileri masum gösterme kampanyası olarak algılanmıştır. Verilerin çarpıtıldığını ve tahrif edildiğini ileri sürdürmektedir. İhsan Bagby’ye göre, Amerikalı imamların kahiri ekserisi (en az yarısı) İslami kuralları modern şartlar ışığında yorumlamakta ve maslahat çerçevesinde esnek olarak anlamaktadır. İmamların sadece yüzde 10'u İslami kuralları harfi olarak anlamakta ve (canonical interpretation) yorumlamaktadır.
*
Buna mukabil, şüpheci odaklar hala Müslümanları ve camileri tarassut altında tutmakta ve Müslümanları potansiyel suçlu addetmektedir. Sözgelimi, İncilci Hıristiyanlar İslam’ın yayılmasıyla alakalı alarm zillerini çalıyor ve TLC Kanalı gibi kanallarda “All-American Muslim”, "Bütün Amerikalılar Müslüman" gibi kışkırtıcı reklamlar vermektedirler. Bu kışkırtmayı 2004 yılında Bernard Lewis Avrupa düzeyinde yapmış ve mutaassıp insanların kulağına kar suyu kaçırmak istemiştir. Avrupa’nın, nüfus göçleri ve Müslümanların doğum oranları nedenleriyle yüzyıl içinde tamamen Müslüman olacağını öngörmüş daha doğrusu Avrupa kamuoyunu ve karar mercilerini kışkırtmıştır. 28 Temmuz 2004’te Alman Die Welt dergisine verdiği mülâkatta Lewis aynen şunları söylemiştir: “Yüzyılın sonuna kadar Avrupa’ya İslâm hakim olacaktır. Avrupa Arap batısının, Magreb’in bir parçası haline gelecektir.” Lewis Avrupa’nın paranoyasını kışkırtmıştır. Bu paranoya nedeniyle New York Polisi Müslümanlara yönelik olarak gözetleme ve tarassut programı uygulamıştır. Genel tabloya baktığımızda ‘İslam bihayr’ demekten kendimizi alamıyoruz. Kur’an ve İslam, Allah’ın himayesi altındadır. Ve bu himaye her geçen gün kendisini daha fazla hissettirmektedir. 11 Eylül ise hayra dönüşen bir şer makamında kalmıştır. 11 Eylül hadisesi, Bediüzzaman’ın Ağrı Dağı rüyasının küresel versiyonunu temsil etmektedir. Arapların deyimiyle: Rubbe darretin nafia/ Bazı zararlı şeyler faydalıdır. Bediüzzaman’ın dediği gibi surları yıkılan çağda Kur’an kendini savunuyor.
ABD’deki Terry Jones gibi bazı kendini bilmez papazlar Kur’an-ı Kerim’i yaksalar da Kur’an kendini her düzeyde müdafaa etmektedir. Bediüzzaman'ın anlatımıyla rüya şudur:
"Birinci Sebep: Eski Harb-i Umumîden evvel ve evâilinde, bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ müthiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: "Ana, korkma. Cenâb-ı Hakkın emridir; O Rahîmdir ve Hakîmdir." Birden, o hâlette iken, baktım ki, mühim bir zat bana âmirâne diyor ki: "İ'câz-ı Kur'ân'ı beyan et." Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâptan sonra, Kur'ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'ân'a hücum edilecek; i'câzı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'câzın bir nev'ini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım. Madem i'câz-ı Kur'ân'ı bir derece beyan, Sözlerle oldu. Elbette, o i'câzın hesabına geçen ve onun reşehâtı ve berekâtı nev'inden olan hizmetimizdeki inâyâtı izhar etmek, i'câza yardımdır ve izhar etmek gerektir. İkinci Sebep: Madem Kur'ân-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imamımızdır…"
Mustafa Özcan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










